Un Sandığı Olayı

    

        

Un Sandığı Olayı

    ELİF Aslantaş'ın, Nişanlısı Durdu Gök'ü un sandığına hapsetmesi,  kendisinin de 7 yıl sonra misilleme yapması olayından bahsedeceğim bu bölümde.

   Dünyada eşine ender rastlanacağını sandığım komikten de komik, ilginçten de ilginç aşk olayı, Kahramanmaraş ili Elbistan ilçesine bağlı Alembey köyü ile, o tarihte yine Elbistan'a bağlı Tanır köyünde yaşanır, (Şimdi kasaba ve de Afşin'e bağlı).

   Yıl 1900'ler. Kahramanmaraş ili Elbistan ilçesi Alembey köyünden CİNALİ'ye; işini iyi ve planlı yaptığı için, halk, kendisine bu lakabı takmıştır. Ali efendi bir komşusu ile beraber, Binboğa Dağı'nın doğu eteği, TANIR'ın batı üst kesimlerine, kağnıları çekip oduna giderler. Oğlu DURDU da birliktedir.

         Odun yüklü iki kağnı ile gelirlerken, öküzlerin yayılması (otlatılması) gerektiğinden, TANIR'ın tam girişinde mola verirler. 16 yaşında olan DURDU, alt kesimdeki bahçeye iner. (Bu bahçe; sonradan soyadını Aslantaş olarak alan, halk tarafından  Hacağa namı ile anılan  Hacı Aslantaş'a aittir). Kardeş olan üç kız da bahçededirler. Çelimsiz, zayıf, üst baş pejmürde olan çocuğun yanına gelen kızlar; “Haydı, çık salla da dut yiyelim” derler. DURDU gerekeni yapar. Dut yerlerken; “Birimizi beğen al, evlenelim” diyerek alay (dalga) geçerler. O fasıl biter. DURDU, köy içinde olan babasının yanına gelip, “Birimizi beğen al, evlenelim” diyen, ancak alay geçtiklerini fark etmeyen kızların kısa serancamını anlatır ve talip olmasını ister.

CİN ALİ akıllı ve de o yeri bilen adam. O bahçenin Hacağa'ya ait olduğunu ve kızların da O Ağanın kızları olduğunu bilmektedir. Oğlunun isteğine şöyle cevap verir: “Oğlum DURDU; şu haline bak!. Normal bir elbisen bile yok. Biz nereee? Hacağa nere?” Demesine oduncu arkadaşı ve de komşusu araya girerek: “Ali, sen çocuğun teklifini niçin reddediyorsun? Biz gidip isteyelim. ALLAH yazdıysa olur” demesi üzerine, Ağanın yanına giderler. Hoşbeşten, hal hatırdan sonra, bahçede geçen esprili durumu da anlatıp; “ALLAH'ın emri, PEYGAMBER'in kavli, İMAMI ÂZAM efendimizin iştihadı üzere, kızıyın birine talibiz” derler.

Olacak ya,  AĞA, damat adayını görmeden, tanımadan yeşil ışık yakarak; “O kızlarımın birisini, ELMALI köyünden MEMEDA'nın oğluna verdik. Birisini de ELBİSTAN'dan UĞURLUOĞLU ailesinden Rasih adında bir gence verdik(Bekçibaşı Rasih). Küçük kızım ELİF'i de ÂLEMBEY köyünden CİNALİ'nin oğluna verelim. ALLAH yazdı ise ne derim?” der.

Köye gelen CİNALİ elbette CİN'liğini gösterecektir. Durumu hanımına anlatır. Bir meşveret (hasbihal) yaparlar. İyi de, bu işin amması var. DURDU, bu hali ile giderse, bu kızı vermeleri mümkün değil. Cinali; “Hanııım!.., hanım!., ben çaresini buldum. Çetin ailesinin oğlu Mehmet çok güzel ve yakışıklı bir delikanlı. O'nu göndeririz. Beğenmemeleri söz konusu olmaz. Daha sonra, DURDU'nun adını anarak kızı isteriz. O anda zaten nikâhı da kıyılır. Nikâhın kıyılması örf ve adetlerimizdendir. Nikâhtan sonra kız bizim olmuş olur. Ağa da sesini çıkartamaz” ifadesine karşılık, Hanımı da; “Sen uygun görüyorsan, ben de uygun gördüm” der.

Ertesi gün, Mehmet Çetin'i TANIR'a gönderirler. Zaten tembihlidir.  Kız da, annesi de, babası da görüp beğenirler. Hafta içinde komşularından bir ekip oluşturan CİNALİ, TANIR'a gider. Karşı tarafın akrabalarından da mini dünür törenine gelenlerle oda dolup taşar. Allah'ın emri, Peygamberimizin kavli anılarak kız istenir. Önceden söz verildiği için itiraz yok. Ağa; “ALLAH yazdı ise ne diyelim, ben de verdim” der. O anda imam da hazır. ELİF ile DURDU'nun nikâhı kıyılır. “Her iki başlı hayırlı olsun” diyerek herkes mini törenden ayrılırlar.

   Daha sonra, kadınlardan oluşan bir ekip, giysi bohçasını götürüp, bir Reşat altını, bir küpe ve bir de altın yüzük takıp dönerler. Aradan bir kaç gün geçer. DURDU'nun nişanlı görmeye gitmesi ve bir gece misafir kalması usuldandır. Buna da Mehmet Çetin gönderilecek

değil ya. “Mızrak çuvalda gizlenmez” atasözüdür. Bu serancamlı durum mutlaka duyulacak.  Cinali'nin daha önce dediği gibi; “Duyulsa da mühim değil”. Kızın nikâhı kıyıldığı için bundan ağanın dönmesi imkân harici. Bunun bilinci içinde olan CİNALİ, DURDU'yu giyindirir. Kadim dostlarından olan Âlemdar köyünden (Şimdi kasaba)  KEL HÜSEYİN'in yanına katıp TANIR'a gönderir. DURDU'yu Hacağanın evine götürüp takdim ettikten sonra kendisi döner.

         Ağa ailesi, akşam yemeğini DURDU ile birlikte yer. Kaynana, kayınbaba bir de bakarlar ki gördükleri damat adayı değil. Bir sessizlik gider. Az sonra bir foturdama (homurdanma) başlar. CİNALİ'nin kendilerini düşürdüğünü anlarlar. Ama yapacak bir şey yok. “Ağı ise de yutmak zorundayız. Çünkü Elif'in nikahı kıyıldı” diyen karı-koca; “Bakalım ne diyecek?” deyip ELİF'i, annesinin hazırlayıp, damadın kalacağı odaya gönderirler. ELİF, bir de ne görsün, geçenler, bahçede dut sallarken; “Evlenelim” diye alay geçtikleri çocuk. ELİF, DURDU'dan babayiğit. Elini eline değdirmeden; “Ulan, benim nişanlım sen misin?” deyip, DURDU'yu kucaklar, odadaki un sandığına koyduğu  gibi, kapağı da kapatır.  “ Aç, ben gideyim” diye yalvarıp ağlar. Hiç aldırış etmez. Şafak sökerken, ELİF kapağı, daha sonra da odanın kapısını açar. Akabinde arkasından bir de tepik vurup gönderir.

Bu durum duyulur. “CİNALİ Hacağayı düşürmüş. Başka bir genç gösterip, ELİF'i oğlu DURDU'ya nişanlamış” diye her yerde konuşulmaya başlanır. Özetle, olay günün gündemine oturur. Buna son derece üzülen HACAĞA, bir ara; “Kimsenin görmediği yerde, denk gelirse vurun” diye ağzından laf kaçırdığı da etrafa yayılır. Derken durum bir kör düğüm haline gelir.

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalaya dursun. İşin iç yüzünü bilmeyenler, birçok yerden ELİF'e dünürcü gelirler. Ağa, İslam Dini kurallarını bilen ve de uygulayan aklı başında bir adam. Nikâhı kıyılan kızı ELİF'i başkasına vermesi mümkün değil. Şu hale göre durum; Cinali'nin tezgâhladığı şekle gelmiş oluyor.

CİNALİ'ye gelince, O da bu durumdan pek memnun olmamaya başlar ama, oldu bir kere. “Çala çala bir havaya dönecektir elbette” der durur.  Ağanın bu kızı başkasına vermesinin mümkün olmadığının tabiî ki bilinci içinde. Aracı gönderip, özür dileyerek barışmak isteğini ağa hep reddeder. O, orada dursun.

Adı üstünde CİNALİ. Oğlu DURDU'nun evlenme çağına geldiği halde zayıf ve cılız kalmasından rahatsız. Bünyesi bir türlü gelişmemektedir. Pek gelişeceğe de benzemiyor. Bu durumu eşiyle konuşur; "Hanım; DURDU'nun bu zayıf ve cılızlığı beni çok rahatsız ediyor. Eğer bu bir hastalık ise, CENÂB-I ALLAH: "Ben, bin (1000) dert yarattım, bin bir (1001) deva yarattım" buyuruyor."

"Ben derim ki, sen-ben, DURDU'yu alıp ASHAB-I KEHF'e gidelim. Bir gece Yedi Uyurların 309 yıl uyudukları mağarada bir gece yatalım. ALLAH'a dua edelim. ALLAH'ın  methüsenâ ettiği  sevgili kullarının yüzü-suyu hürmetine oğlumuz DURDU da diğer delikanlılar gibi, belki daha güçlü bir bünyeye kavuşur" teklifinde bulunur ve ittifakla aldıkları kararı uygulayıp dönerler.    

Ne var ki, CİNALİ bir sıkıntı ile daha karşılaşır. Oğlu DURDU, Elbistan ağaları Hacıhaliller ailesinden Ali Efendinin (Erten) küheylan atının bakımını yaparken, tekme                                        vurması sonucu bir gözü kör olur. Böylece, sıkıntıya bir sıkıntı daha eklenir. Bu serancam tam 7 yıl sürer.  

Biz gelelim DURDU'nun durumuna. 16 yaşında iken nişanlanan DURDU, 23-24 yaşlarına gelir. Sanki bir zuhurat olmuş,  ALLAH'ın bir lütfuyla kucaklaşmıştır. Çünkü yedi uyurlar mağarasında yaptıkları duayı CENAB-I ALLAH kabul etmiş; cılız, zayıf olduğundan dolayı bir gece un sandığında hapis yatıp, sabahleyin de nişanlısı Elif tarafından tekme vurulup kovulan DURDU'nun bünyesinde büyük bir gelişme olmuştur. 1.95 boy, 110 hokka sıklet, (bir hokka, bir kilo 333 gramdır) bünyeye ulaşmış, acı da bir kuvvete sahiptir.  Bu zaman içinde, güreşe merak sarar. Derken, ÂLEMBEY ve etraf köy düğün güreşlerinde başı hep  Durdu pehlivan almaktadır. Ne üzücü ki; tek gözünü kaybetmesi dolayısı ile, ister istemez adının baş tarafına “KÖR” kelimesi eklenir, istemeyerek de olsa; “KÖR DURDU” namı ile anılmaya başlanır.

Bu arada, Afşin ilçe merkezi ağalarından ÇÖLBEYİ, TANIR'dan  HACAĞA, Lorşun (Altunelma kasabası)  köyünden DİRGEN ALİ (Ali Binboğa) adındaki ünlü ağalar, karşılıklı bir güreş tertip etmişlerdir. Tüm bölge pehlivanları davetlidir. Her ağanın  pehlivanları daha önceden belirlendiği bilinmektedir.

İkramiye büyük. Bunu duyan Afşin ilçe merkezinden bir pehlivan, DURDU'nun iyi güreştiğini bilmektedir. Doğru Âlembey'e gelip Durdu'yu TANIR'a götürür. Üç ağa arasında iddialı bir güreş

olduğu için tahminlerin üstünde izleyici katılır. Olacak ya, Hacağa'nın grubundaki pehlivanlar yıkılır. İki ağanın pehlivanları finale kalmıştır. Ağa üzülmeye başladığı sırada, DURDU; “Ağa ben grubunuz adına güreşebilir miyim?” der. Hacağa görüp tanımadığı bir pehlivan. Durumuna bakar. İyi bir bünyeye sahip. Bu arada, Afşinli pehlivan da destekler ve iyi güreştiğini söylemesi üzerine; “Peki güreş bakalım. Bizim pehlivanlar hep yıkıldı. Kendini göster, yüzümüzü ağart” der.

DURDU soyunur. Yaptığı peşrev (Perdah) ile dikkat çeker. “Ben çangalı takarsam, 3-4 yaşındaki kavak ve söğüt ağacını sökerim” demesi ile ünlü DURDU pehlivan, tuttuğunu tuş eder. Derken arka arkaya tam 9 (Dokuz) pehlivanı yıkar. Başpehlivanlık ikramiyesini, diğer deyimle şalvarı alır. “Görmediğimiz bir pehlivan. Bu kim imiş?” diyen diyene.  Bu sırada;  “Bu pehlivan,  Hacağa'nın damadı imiş” diye bir yaygara kopar. Ağa damadını, damat da kayınbabasını tanımıyor. Aradan 7 yıl geçmiştir. Bir hayli serancam da malûm. Zayıf, cılız bir çocuk durumundaki  DURDU'nun, 110 hokka  gibi bir sıklete geleceğini kim düşünür? Bu bir ALLAH vergisi. Tanımamada da haklılar. Durum anlaşılır. Hacağa; “Gel bakalım gel, eve gidelim” der. Ağa, damat adayı DURDU ile evine henüz varmadan ELİF'e müjdeci gider. “Senin nişanlın baş pehlivan oldu” diye çocuklar Elif'ten müjde isterler. Derken Ağa da eve gelir. O da hanımına müjdeler. “Benim yüzümü ağarttı. Bu bizim damat imiş” der. Çifte döşek serilir. Yemek faslından sonra, 7 yıl  önceki macera yaşanan oda annesi tarafından hazırlanmış ve baş başa bırakılmışlardır. Elma, çerezden oluşan yatsılık getiren Elif, DURDU'nun tek gözünü kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşadığını anlaması üzerine; “Üzülme, tek başa tek göz yeter” diyerek teselli eder. Biraz sonra; “Gel bakalım ELİF, sana ahdim var idi” demesi ile ELİF'i kucaklayıp aynı un sandığına kapatıp hapseder. Bu kere de Elif yalvarmaya başlar. “Hayır, şafak sökünceye kadar, benim gibi sen de bu sandıkta hapis yatacaksın. (Eden bulur)” deyip şafak sökünceye kadar bekler. Daha sonra barışırlar. “Geçmişin üzerine bir tapan çekelim.” derler. Bir süre sonra da düğünleri yapılır.

İlginç olay, Elbistan-Afşin ovası ve çevresinde, halen her yeri geldikte bu gün olmuş gibi konuşulmaktadır. Enteresanlığı dolayısı ile unutulacak gibi değil. Hele yaşlılar, bu durumu konuşurlarken, bir tiyatro sahnesi gibi söyleyip gülüşmektedirler. Ruhları şâd olsun.

Kaynak;Alembey köyünden Durdu KANCI (85) ve      İbrahim DOĞAN (75)