Süleyman Ekici'nin 3 Yıllık Yemen Askerliği ve 7 Yıllık Rus Esareti

 

    

        

Süleyman Ekici'nin 3 Yıllık Yemen Askerliği ve 7 Yıllık Rus Esareti

1.Dünya Savaşı'na katılan, Demirci Süleyman Ekici'nin Rusya'da yaşadığı esaret anılarını, köyünde öğretmenlik yapan M. Ziya Ünal, 1954 yılında kaleme almıştır.
Mersin ili Gülnar ilçesi Konuk köyünden olup halen Mersin'in Silifke ilçe merkezi Göksu Mahallesi 28. Sokak'ta oturan emekli öğretmen Mehmet Ziya Ünal'ın; Yenice köyünde Süleyman Ekici'den bizzat dinleyip kaleme aldığı 7 yıllık Rus esaretini bu günkü nesle ders diğer deyimle örnek olur kanısı ile kitabıma almış bulunuyorum:
“1327'de Sivas'a giderek 93. Alayın I.Tabur 3.Bölüğüne dahil oldum. Sivas'ta altı ay talim yaptıktan sonra bizim taburu Malatya'ya gönderdiler. Malatya'da üç ay kaldık. Mevcudumuz bir hayli kabarıktı. Sonra bizim alayın Yemen'e gideceği haberi geldi. 3500 kişiyle Malatya'dan hareket ettik. Yaya olarak Halep'e vardık. Halep'ten trene bindik. İbnan dağını aşarak Beyrut'a geldik. Beyrut'tan İsfahan adında bir vapura binerek Akdeniz ve Süveyş'ten geçtik. Cidde solumuzda kaldı. Yolumuza devam ediyoruz. Bahriahmer (Şap Denizi)nden geçerek Yemen'in iskelesi olan Kanfide'ye varınca orada indik. Orada oniki gün kaldık. Başımızda alay kumandanımız Musa Kâzım Bey bulunuyordu. Aksilik olacak ya, orada garantina vuku buldu. On iki gün içerisinde 200 kadar askerimiz bu yüzden telef oldu. Buradan kalkmak icap etti. Musa Kâzım Bey, barındığımız haymaların yakılmasını söyledi. Çünkü bizden sonra gelecek olan askerlerimizin buraya geldiklerinde onlara bu hastalığın bulaşmasını önlemek içindi. Kanfi'den on iki gün deyince hareket ettik. Ama nereye gideceğimizi söylemediler. Cebeli-Asir'deki Türk fırkasına imdada gittiğimizi sonra öğrendik. Giderken Bani şehri tarafına saptık. Burası engebeli bir yerdi. Bizim geldiğimizi haber alan düşman Araplar, etrafımızda pusuya yatmış olup dağlardan bize ateş etmeye başladılar. Bu arada biz de onlara ateş ettik. Bu savaş bir gün devam etti. Alay komutanımız Musa Kâzım Bey'in idaresiyle Arapları bozguna uğrattık. Tabur kumandanımız Şevki Bey de dahil hepimiz kahramanca savaştık. Bilhassa kurşun yağmuru arasında kalan Musa Kâzım Bey'in bizi idare etmesi takdire şayandı.”
“Şerif Hüseyin Paşa ve oğlu Abdullah Paşa kumandasındaki iki bin Arap süvarisi bize yardıma yetiştiler. Bu sırada düşmanları bozguna uğratmıştık. Sonra bunlarla beraber bir günde Bani Şehrinin üstündeki bir dağa çıktık. Dağ eteklerinde su yoktu. Yukarı kısımlarında akarsulara tesadüf ettik. Burada bir pınar başında iki gün kaldıktan sonra Akabe'ye doğru hareket ettik ve oraya beş günde vardık. Akabe'ye vardığımızda Türk mezarlarına tesadüf ettik. Öğrendiğimize göre burada Türk kışlası varmış. Bu kışladaki askerlerimiz gerek muharebe ve gerek muhasara dolayısıyla açlıktan telef olmuş. Mezarları bir sıra dahilinde olup çok muntazamdı.”
“Akabe'den yaya olarak Cebel-Asir'e hareket ettik. Önceden de söylemiştim, Cebel-Asir'deki askerimiz Bedevi Araplar tarafından muhasara altına alınmıştı; onları kurtarmaya gidiyoruz. İki gün deyince Cebel-Asir'e geldik. Orada askerlerimiz bizi görünce sevinçle karşıladılar. Bu muhasaradaki askerlerimizin başında Süleyman Paşa bulunuyordu. Bunlar on bir ay muhasarada kalmışlar, erzaktan ve açlıktan çok perişanlık çekmişler. Süleyman Paşa tabura ait olan sığır ve davarları bu muhasara esnasında kesip tüketmiş. Nihayet çaresiz kalınca biz varmadan bir gün önce kendine ait olan küheylan atını da kesip askerine yedirtmişti. Başka yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Araplar, yolları kesmiş olduğundan bir taraftan erzak gelmemiş, hatta biz vardığımızda bu askerlerimiz açlıktan kendilerini ayakta bile tutamıyorlardı.”
“Alay kumandanımız Musa Kâzım Paşa ve tabur kumandanımız Binbaşı Kayserili Şevki Bey'le birlikte askerlerimizi muhasaradan kurtardık. Mehmet Ali Paşa da Yemen'in Sana'dan (500) kişilik bir kuvvet gönderdi. Arapları yendik. Bizim taraftan erzak gelmeye başladı.”
“Cebel-Asir'deki askerlerimizi muhasaradan kurtardıktan sonra Yemen'e avdet ettik. Zaten Yemen'e üç sene müddetle gitmiştik. Yemen'den vapura binip Beyrut'a geldik. Mevcudumuz (3500) kişiden (200) kişiye inmişti. Çünkü sade bizim taburdan bin kadarı Yemen'de sıcaktan ve hastalıktan ölmüştü. Nihayet geri kalanımızla birlikte Beyrut'tan anavatana geldik.”
“1330 senesinin Nisan Ayında köylere zarflı kağıtlar dağıtıldı ve zarfın emir gelinceye kadar açılmaması söylendi. Bundan üç ay sonra ekin tarlamızda çalışıyordum, babam yanıma gelerek;”
“Oğlum, o zarfların açılıp içindeki yazının okunması için emir geldi, dedi. Zarf yırtıldı içindeki kağıtta top, tüfek resimleri var ve “seferberliğe hazır olun” diye yazılı. Bu seferberlik nedir?
“-Baba, askerin iki zamanı vardır: Biri hazeri (istirahat) zamanı, diğeri ise seferî zamanıdır. Seferî demek muharebeye işarettir, dedim.”
“Zarfın açılmasından üç gün sonra köylere jandarma geldi ve bizim kurayı istediler. Bu emre itaat ederek istenilen şahıslarla birlikte köyden çıktık. Düğüne gider gibi davul çala çala şubeye vardık. Üç gün sonra geleceğimizi söylediler. Üç gün sonra bağlı bulunduğumuz şubeye vardık. Bizi Sivas'a gönderdiler. Orda 93. Alayın 2. Taburun 1.Bölüğüne kaydettiler. Bir ay talimden sonra bizim alayı Giresun'a gönderdiler. Burada bir ay kaldıktan sonra Erzurum'a ve oradan Hasankale'nin köyü olan Obbik köyüne geldik. Kış şiddetliydi. Obbik köyünde bir ay talim yaptık. Obbik köyünden Oltu'ya hareket ettik. Oltu'ya varmazdan önce bir saat beride Ruslarla savaşa tutulduk. Buradaki Rus askerlerini bozguna uğratarak kaçanları altı saat kovaladık. Penek boğazı denen bir yere geldik. Allahu Ekber dağının tepesindeki yoldan düşmanı kovalamaya devam ettik. Bu zamana kadar yağan kar bir metreyi geçmişti.”
“Allahu Ekber dağındaki yoldan camız ve öküzlerle topları Sarıkamış'a taşıdık. Bu kolay olmadı. Çok zahmet çekerek götürdüğümüz bu topları bir haftada Sarıkamış'ın gözüktüğü yüksekçe bir dağın başına çıkardık. Burada mevziye yattık. Düşman Sarıkamış'taydı. Cephe kumandanımız Enver Paşa, piyadelere “Ateş” emrini verdi. Ruslarla üç gün harp ettik, Alay kumandanımız Kâzım Bey bu esnada şehit oldu. Bu zamana kadar hiçbir zayiat vermemiş isek de bizden önce gelen askerlerimizin birkaçının soğuktan buymuş (donmuş) halde olduğunu gördük. Harbe aynı şiddetle devam ederken Enver Paşa, şehrin içine hücum emrini verdi. Düşman istihkâmlarına hücum ettik. Kâzım Bey'in cenazesini kaldıracağımız sırada bize ateş ettiler. Bu arada on askerimiz, bir binbaşı ve bir subayımız ansızın gelen kurşunlarla şehit oldular. Bir yüzbaşımız da (ismini hatırlayamadım) sağ kolundan yaralandı. Ruslar'ın bizi çember içine alacağını anladık. Enver Paşa, bize “Geri çekil” emrini verdi. Fakat bu tehlike anında hemen kayboldu. Sonra Erzurum'un Paşun ovasına kaçtığını haber aldık.”
“O cephede 9. ve 10. Kolordular bulunuyor idi. Çok zayiat verdik. Kimimizi esir, kimimizi şehit ettiler. Kalanlar geri çekildi ise de çember içerisine alınmışız.”
“Biz, kaçarak Allahu Ekber dağını beri geçip bir Rum köyüne geldik. Bu köyde bizim askerlere erzak taşıyan vazifeli on beş kadar askere rastladık. Bize “Buraya niye geldiniz” diye sordular. Erzak taşıyan askerlerimizin emirberi olan Tokatlı Ali Çavuş ile Mülazım Mehmet Ali Bey, bizi can kulağı ile dinliyorlar idi.”
“Geçen hadiseleri bir bir anlattık: Rusların bizi çember içerisine aldığını, bozguna uğradığımızı bu sebeple buraya geldiğimizi söyledik.”
“Bizi takiben arkamız süre gelen bir Rus çetesi bize o köyde ateş etmeye başladılar. Biz de onlara ateş ettik. Bu esnada bir onbaşımız vuruldu. On kadar da biz onlardan vurduk. Mevcudumuz, erzak taşımakla vazifeli erlerle birlikte yetmiş kadardık. Bu köyde bize saldıran Rus çetesini mağlup ettik. Kalanlar geri çekilip kaçtılar.”
“Düşmanlar gittikten sonra ertesi gün erzakları hayvanlara yükleyerek köyün doğusuna doğru ilerledik. Köyün bulunduğu yer yüksekçe olduğundan gideceğimiz yer engine düşüyordu. Kar oldukça fazla idi. Gündüz kuşluk vakti yolda giderken dar bir vadiye geldik. Bu vadinin her iki tarafına da düşmanlar gizlenmiş. Bize ateş açtılar. Altı kadar şehit verdik. Mehmet Ali Efendi bu vaziyet karşısında kaçmamızı söyledi. Kaçabilenlerimizden bir kaçımız hareket ettiğimiz Rum köyüne geri geldi ve bir kiliseye gizlendiler. Bir kısmı da dağa kaçmıştı. Ben ve köylüm Mevlüt, bir de Tokatlı Hüseyin, Rum köyünün üstündeki dağa çıktık ve bir kayanın dibine gizlendik. Düşmandan kurtulma çarelerini düşünüyorduk. Bulunduğumuz yerden her taraf gözüküyordu. Kaçacağımız taraftaki tepenin ötesinden düşman askerlerinin gelerek tepenin beri tarafına doğru geldiğini gördük. Köy enginde olduğundan düşmanın gittikçe yaklaştığı yer köyden görükmezdi. Fakat bizimkiler habersizdiler. O köyde askerlerimizin başında bulunan Mehmet Ahi Efendi ve Ali Çavuş askerlerimizi 3-5 sıra aralıkla avcı teşkilatı yaparak düşmandan tarafa yürümeye başladılar. Düşmanın ilerde olduğunu bilmiyorlardı. Niyetleri Anavatan tarafına çekilmekti. Düşmanlar bizi tam çember içerisine almışlardı. Oradaki düşmanlar da bizim askerlerin kendilerinden tarafa geldiklerinden haberleri yoktu; yani her iki taraf da birbirine habersizce yaklaşıyordu. Düşmanlar tepenin başına çıkan askerlerimizi görünce ateş açtılar. Bizden yirmi kadarı burada vuruldu. Mehmet Ali Efendi ve Onbaşı Ziya da şehit olmuştu. Biz üç kişi kayanın dibinden olup bitenleri görüyorduk.”
“Ruslar esir aldıkları askerlerimizi hemen öldürmediler, bize karşı hedef diktiler ve onların ayakları dibinden ateş etmeye başladılar. Mecburiyet karşısında kalan askerlerimiz, onlara ateş ederken, hedef diktikleri askerlerimiz vuruluyordu. Bizimkiler ateşi keserek aynı köye geri çekildiler. Ruslar gayet çoktu. Biz bu manzarayı seyretmekteyiz, fakat yerimizden kıpırdamamıza imkân yoktu.”
“Düşmanlar köyü kuşatarak askerlerimizi esir aldılar. Biz üç kişi bulunduğumuz yerden kalkamıyorduk. Yakınımızdaki köyden bir Rum çocuğu kardan izimizi takiben yanımıza geldi. Bizi görünce olduğu yerde durdu ve korktu. Bu çocuğu düşman askerlerinden görenler olmuş meğer. Arkadaşım ve köylüm olan Mevlüt, çocuğa:”
“Haydi gözüm git buradan. Bizi kimseye söyleme, dedi. Dedi ama köyden birkaç düşman askeri bize doğru geliyorlardı. Ben, Mevlüd'e seslendim:”
“Kurtulmanın çaresi kalmadı artık. Düşmanlar bizi de gördü. Boşuna öleceğiz. Ayağa kalkalım...”
“Rum çocuğu halen gitmedi. Bizim telaşlandığımızı görünce”
“Tüfeklerinizi kara sokun. “Bunlar silahsız sıhhiye neferiymiş” deriz, dedi”
“Ben çocuğun fikrini anladım... Sonra gelip silahlarımızı sakladığımız yerden alacaktı.”
“Bize doğru gelen düşman askerleri epey yaklaşmışlardı. 50 metre kadar mesafe kalmıştı. Ayağa kalktık. Bizi gören düşmanlardan birkaçı daha bize doğru gelmeye başladılar. Üçümüzü de yakalayıp köye indirdiler ve önceki esirlerle birlikte bizi bir odaya kattılar. Otuz kişi kadar vardık. Gün aşmak üzere ortalık yavaş yavaş kararıyordu.
“Tokatlı Ali Çavuş içimizdeydi. Yatsı zamanı kapıdan iki düşman yanımıza gelerek “içinizde Ali Çavuş isminde adam var mı?” diye sordular. Seslenmedik. Tekrar sordular yine seslenmedik. Üçüncü sormalarında bizden bir cevap alamayınca dine, imana ve bize küfrettiler ve “söylemezseniz sizi öldürürüz” dediler. Bu söz üzerine aramızda bulunan Ali Çavuş, ayağa kalkarak:”
“Ali Çavuş benim, dedi.”
“Yerine otur! Seninle sabah konuşuruz, dediler ve gittiler.”
“Ben yanımda bulunan askerlere:”
“Ali Çavuş'u niçin soruyorlar? Sebep ne? edim.”
“Anlatmaya başladılar:”
“Mehmet Ali Efendi, Onbaşı Ziya, Ali Çavuş. Bunun üçü askerlerimize erzak sevk etmeye memur edilmişlerdi. Bunlar bu köydeki kadınlara el atmışlar. Ali Çavuş'u bu kabahati yüzünden arıyorlar ve soruyorlar. Arkadaşı Mehmet Ali Efendi ise şehit olmuştu. Yattık. Sabah olunca Ali Çavuş'u dışarı götürdüler. Dışarı çıkar çıkmaz Ali Çavuş'u süngülediler. Biz içerdeydik. Eğer Onbaşı Ziya ve Mehmet Ali Efendi sağ olsalardı onları da süngüleyeceklerdi.”
“Bize muhafız olan Rus askeri kapıyı açarak yanımıza girdi. İçimizde Ahmet isminde biri Rusça konuşabiliyordu. Ahmet bey, yanımıza gelen Rus muhafızına Rusca “Ali Çavuş ne oldu?” diye sordu. Biz, Rusça bilmiyorduk. O da Ali Çavuş'un süngülendiğini kendi dillerince anlattı. Ahmet Bey de bize Türkçe olarak tercüme etti. Sonra bizi dışarı çıkardılar, yola sıra halinde durdurdular. Arkamızda ve önümüzde on beş kadar Rus askeri ile birlikte Rusya tarafına hareket ettik. Biraz gittikten sonra bir gediği öte tarafa aştık. Ta ilerde bir gedik daha vardı. O karşıki gedikten iki adam gözüktü. Düşmanlar bu adamları gördüler ve oraya öncü gönderdiler. Giden öncüler gediğe vardılar. Sonra biri geri geldi. Bu geri gelen önce bir şeyler anlattı. Bu haber üzerine dörder saf ettiler ve orada durduk.”
“Yanımızdaki Rus askerleri tüfeklerini bizden tarafa çevirdiler. Bizi vuracaklarını sandık. Karşıdaki gediğe tekrar gözcü gönderdiler, fakat bu öncü orada bir saat kadar kaldı. Meğersem o gediğin ötesinde kalabalık bir Rus askeri bizden tarafa geliyormuş. Onu anlamak için gecikmişler. Eğer gelen kalabalık asker bizden olsaydı bizi hemen öldüreceklerdi. Gelen kalabalığın Rus askeri olduğunu anlayınca bizi yürüttüler. Gediğin başına varınca İslâm Köteği köyündeki bu Rus kalabalığını biz de gördük. Bu kalabalığa doğru gidiyorduk, İslâm Köteği köyüne vardık. Bu köydeki Müslümanları öldürmüşler, kadınlar ve çocuklar ağlaşmaktalar, sızlaşmaktalardı. Bu azgınların elinden eziyet çekmekteler idi.”
“Bizi bu köyden daha ileri götürdüler. Akşam olunca ağıl şeklinde nisbetsiz ve karanlık bir eve kattılar. Nemli ve çamurlu olan bu nahoş eve yorgun ve bitkin bir vaziyette seleserpe uzandık. Yirmidokuz kişi kadar vardık. Sabah olunca bu ağılın içerisi bütün açıklığıyla görünüyordu.”
“Aman Allah'ım! Nedir bu vaziyet?!.. Bu insanları kim kesti?!.. Her taraf insanların kanlarıyla çamur olmuş... Meğer o köydeki Türkleri, biz buraya gelmezden önce, bu ağıl şeklindeki yere getirip keserek öldürmüşler. Karanlıkta nem dediğimiz Müslümanların kanı, çamur dediğimiz bu akan kanın toprakla yoğrulmuş şekliydi. Sabaha kadar üzerimiz bu şehitlerin kanlarıyla kıpkırmızı olmuştu.”
“Sabah olunca İslâm Köteği köyünden topladıkları yirmi kadar esiri yanımıza getirdiler. Hep birlikte karşı taraftaki bir yola revan olduk. Kar münasebetiyle yol açık olmadığından o yolu müteakip bir patikadan birer el kolla gitmekteydik. Rus askerleri, bizimle birlikte muhafız olarak sağımızdan-solumuzdan, ilerde ve arkamızdan gidiyorlardı. Arkada kalıp da yürüyemeyenleri hemen süngülüyordu. Böylece Kars'a vardık. Orada Ruslardan biri tüfeğin demir tarafından tutarak askerimizi gözümüzün önünde, döve döve öldürdü.”
“Ayağımda önceden öldürdüğüm, Rus askerlerinden birinin çizmesi var idi. Rus askeri bu çizmeyi gördü; ayağımdan çıkarttı. Burnumu yumrukladı. Rusça bir şeyler söyledi. Rusça bilmediğim için ne söylediğini anlayamadım. Burnumdan kan akmaya devam ediyordu. Arkadaşım ve köylüm Mevlüt, bana çok acıdı fakat ne çare...”
“Kars'ta iki gün kaldıktan sonra trenle Tiflis'e hareket ettik. İçimizden biri hastalandı. Tiflis'e varınca bu hasta askerimizi trenden indirdiler. O şehrin yerli Ermenileri tarafından askerlerimizi, hasta durumda iken, ayaklarından tutup bayır aşağı sürüdüler. Nihayet biçare öldü. Biz, trenin içinde bu vaziyeti seyrediyorduk.”
“Tiflis'ten hareket ettik. Aynı trenle Bakû'ya vardık. Tren, istasyonda durdu. Bir bayan elinde ekmek çuvalı bulunan iki kişiyle birlikte geldi. Vagonların pencerelerinden ekmek veriyordu. Biz de aldık. Bakû'den hareket ederek Dağıstan'a vardık. buradan hareket ettikten sonra arkadaşım Mevlüt hastalandı. İlerde bir kasabada Mevlüt'ü indirdiler. Mevlüt'ten ayrıldıktan iki gün sonra ben de hastalandım. Beni, Gurgan şehrindeki hastaneye elettiler. Doktor muayene yaptı, ismimi ve künyemi aldı. Üzerimdeki eşyaları adediyle birlikte yazdı. Banyo yapmamı söylediler. Beni o şehrin hamamına elettiler. Orada güzelce yıkandım. Hastaneye yatırdılar. Bir ay sonra iyileştim; beni taburcu ettiler.”
“Yatmış olduğum hastanenin başka bir koğuşunda hasta esirler yatıyormuş. Bu esirlerin içerisinde bizden olduğu gibi, Almanya'dan, Macaristan'dan ve Avusturya'dan da vardı. Ben buradaki Türk esirlerinin yanına vardım. Orada epey kaldıktan sonra, koğuşların soğukluğu yüzünden, tekrar hastalandım. Beni, bu defa aynı şehrin başka bir hastanesine götürdüler. On beş gün de burada yattım. İyileşince beni taburcu ettiler. Bizim esirlerin yanına tekrar vardım. Mevcudumuz yüz kadar vardı. Bizi hep birlikte Gurgan şehrinden trene bindirdiler. Böylece Omsk'a uğramadan Tomsk şehrine vardık. 7 yıl esaretten sonra ülkemize döndük.”