|
Hulûsî Efendi'nin, Hacı Mevlüt Bozkurt'u, Yaşeyh'a Tanıtması Olayı
Bursa Ulu Camiî inşaatının
tamamlanıp hizmete açılmasının akabinde ilk Cuma Hutbesini okuduktan sonra üç
kapının üçünden de cemaatla tokalaşması ile kerameti meydana çıkıp herkesin
duyması üzerine, oradan Aksaray'a nakleden, daha sonraları da Darende'ye göçüp
yerleşen, halen Zaviye mahallesinde bulunan türbesi geniş bir halk kitlesi
tarafından sık sık ziyaret edilen ve de Somuncu Baba namı ile anılan Şeyh Hamid-i
Veli Hazretlerinin 13. göbek torunu Esseyit Hulûsî (Ateş) Efendinin bizzat
yaşanan bir olayından bahsedeceğim bu yazımda.
İşbu yazıma biraz yorum ile
gireceğim, müsaadenizle. Hepimizce malûm “Tarik” yol demektir. İki harfin
eklenmesi ile TARİKAT ünvanını almıştır. Anadolu'nun temelindeki harçları
atanlardan, hatırladığım kadarı ile Mevlânâ Celâleddîni Selçûkî, Molla Hünkâr
Hacı Bektaş Veli, Molla Fenârî, Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Akşemsettin, daha
bunlar gibi nice deha zatı muhteremler.. Bunlardan bazıları tarikatların
önderliğini yaparak; gönül feneri ile gönülleri aydınlatmışlar, bazıları da
bulundukları semt ve bölgede, insanları eğitip, iyi insan olmaları açısından çok
çok faydalı olmuşlardır. Hakk'a giden yol olduğu bilinen tarikat denince
hatırıma gelenler; Nakşibendi, Kaadiri, Mevlevî, Rufaî v.b..
Sözü geçen tarikatların
liderlerinden adı geçen şahsiyetlere, gerek yurdumuzda, gerekse yurt dışında
birçok Müslüman toplumların son derece saygı gösterdikleri hepimizce
bilinmektedir. Böyle olmasına rağmen bu şahsiyetlere saygısızlar da yok değil.
Gayet de tabiîdir. Çünkü demokrasinin gereği hür olmaktır. Bu çerçeve içinde
saygı duymayabilirler. Öyle ki; o zihniyetliler, iki cihanın selveri
Peygamberimiz (S.A.V)'e dahi inanmamış müşrik duruma düşmüşlerdir. Bu ayrı bir
konu, sadede gelelim:
İlk parağrafta belirttiğimiz Hulûsî
Efendi de, Nakşibendi tarikatının Mürşîdlerinden olup Sivas'ta medfun
İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Hazretlerine bağlıdır. Başlıkta adı geçen,
Ekinözü ilçe merkezinden olup uzun yıllardır Elbistan ilçe merkezinde oturan
“Hacı Mevlüt Efendi” namı ile anılan Mevlüt Bozkurt ise Adıyaman-Kâhta ilçesi
Menzil köyünden; gönül feneri ile gönülleri aydınlatan Seyda Hazretlerine bağlı
olup O'nun, yani o kolun bir zaman Elbistan temsilciliğini yapmıştır.
Doğru olmasa da bu tarikatlara bağlı
müritlerden bazıları; “benim şeyhim daha üstün….”şeklinde ifadeler kullanırlar.
Ben bu duruma bizzat rastladım. Halbu ki, bunu Allah bilir. Benim bildiğim
kadarı ile kişilerin, insan maneviyatını ölçme mahareti ve de teknik bir âleti
yoktur. Varsa da bizce malûm değil. Bu bambaşka bir konu. Yorum yapacak; kültür,
bilgi ve duyguya da sahip değilim. O, orada dursun, biz gelelim başlıkta söz
ettiğimiz; Hulûsî Efendinin, Hacı Mevlüt Bozkurt'u, Yaşeyh'a tanıtması olayına.
Mevlüt Efendi bir gün matbaama
geldi. Yıl 1998. Mevsim ilkbahar. Merhum olduğu için şimdi dostum olmasın,
samimi dostum idi. Çay ikramımızdan sonra; “Mehmet efendi, sana bir anı ve
hatıramı anlatacağım. Bu bir nevi sır ama, seni çok severim, bilmende fayda var.
Vaktin müsaitse anlatayım” dedi. Buyurun, vaktim müsait demem üzerine, olayı
şöyle anlattı:
“Yıl 1985, ay Ekim.. Ben Yukarı
İçmecenin bir km. kuzey üst taraf dere yatağındaki bir çaykaradan (kaynayan su)
abdest almaktaydım. Vakit ikindi sonu. Bu sırada, biraz aşağıda ihtiyar, ama
dinç, sakallı bir kişi peyda oldu. Hangi taraftan geldiğine dikkat etmemişim.
Baktım, O da oradaki bir çaykara'dan apdest almaya başladı. Gel buradaki su
daha iyi ve temiz dedim. O da, “fark etmez, burası da iyi” deyip apdestini aldı
ve ben akabinde varıp hoş geldiniz dedikten sonra; sizi çok sevdim. Allah'ı
seversen bu akşam benim misafirim olacaksın deyip sarıldım. Hiç karşılık vermedi
ve kabul etti. Eve geldik. Yemekten önce, “bir bardak süt getiriniz” dedi.
Dikkat ettim. Süt bardağını ağzına götürdü, fakat içmedi. “Şu bardaktaki sütten
sıra ile birer yudum için bakalım” dedi. Ben, eşim, çocuklarım birer yudum
içtik. Yemek geldi, “hayır ben yemeyeceğim” dedi. Yatsı namazını kıldıktan sonra
balkona serilen yatağını gösterdik. Biz odamıza çekildik. Sabah oldu. Balkon
kapısını açtık ki, serdiğimiz yatağa el dokunmamış. Akşam serildiği gibi
durmaktadır. Biz; “hayırdır inşallah” deyip olayı kapattık.”
“Aradan -6- ay geçti. Tarih 04/
Mayıs 1986. İğde kasabasının Kur'an Kursu temeli atılıyormuş. Beni de davet
ettiler. Davete icabet Hadis gereğidir. Gittim. Temele ilk harcı koymak için
teşrif buyuran Hulûsî Efendi önde ben biraz arka ve yanda, kalabalık bir grupla
tarladan giderken Hulûsî Efendi; “Ya Şeyh!..” diye seslendi. Biraz ötede
yürümekte olan Muhittin Efendi (Tütüncü) (*) ; “buyurunuz Efendim” deyip yanına
geldi. Beni göstererek; “şu adamı görüyor musun?' “Görüyorum Efendim” demesi
üzerine; “bunun evine Hızır geldi de tanımadı” dedi. O zaman beynim zonkladı.
İçimden “eyvah!..” dedim ama, iş işten geçti.” diyerek sözlerini bitirdi.
(*) Hulûsî Efendi; Tütüncüler
ailesinin önde gelenlerinden ve iyi de hattat ve de kâtibi olan Muhittin
Efendiye; Ya Şeyh” derdi.
Not: Anlatan da, anlatılan da Hakkın
rahmetine kavuştu. Anlatan Menzilin temsilcisi. Yukarıda söz ettiğim gibi
kıskançlık olsaydı, Mevlüt Efendi, Sivas'ta İhramcızade Hacı İsmail Hakkı
Toprak'a bağlı olan Hulûsî Efendi'nin bu yaşanan olayını söz etmez, içinde
tutar, hiç de dışarıya ifşa etmezdi. Göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen
bir şahsiyet olduğu için, yaşadığı olayı bana bizzat böyle samimi bir şekilde
anlattı. Ruhları şâd olsun.
|