|
“Babamın Alacağı Oto Bana Zevk vermez, Ben Kazanıp, Ben Almalıyım…”
Başlıktaki cümleler, Alman Genç
Azbrand'a ait. Malatya ili, Darende ilçesi Yenice kasabasından olup Elbistan'ın
Kümbet Mahallesinde otururken, Almanya'ya işçi olarak giden ve de Köse Mamet
namı ile anılan Mehmet Yücel'in bizzat şahit olduğu, bilhassa biz Türk'lerin,
hele de Gençlerimizin ibret alacaklarına mutlak gözü ile baktığım olay şöyle
seyreder:
Yer; Almanya'nın Lüdenşçheid İl
merkezinin Şitat Bürünüg Havuzun (Mahallesi) nde bulunan Pılatak Şital (Demir
Döküm) fabrikası.Yıl 1992. Başarılı işçi olması dolayısıyla yanına Ünüversite
son sınıf öğrencisi Azbrand staj için gelmiş çalışmaya da başlamıştır. Bu gencin
babası, fabrikanın sorumlu genel müdürüdür. Yani patrondan sonra gelen kişi.
Onbin mark aylık almaktadır. Annesi de bir başka bölümde mühendis. O da onbin
mark aylık alıyor. Ayrıca apartman ve birçok daireleri de mevcut. Yani hatırı
sayılır bir zengin durumunda olan ailenin bir oğludur bu staj gören genç.
Azbrand'ın kaldığı konut altı km.
uzaklıktadır. Ulaşımını bir başka arkadaşının otosundan faydalandığını gören
Mehmet Yücel; “Senin annen ve baban on ar bin mark aylık alıyor. Bir haylı da
apartman ve daireniz var. Onların aylık kirası da aldıkları aylıkların birkaç
misli. Böyle bir zengin ailenin bir evladısın. Sana niçin bir oto almıyorlar?”
diye sorduğunda; benim görüş ve kanaatıma göre, bilhassa gençlerimize tam bir
ibret levhası olacak olan cevaba bakınız:
“ Onların alacakları oto bana zevk
vermez. Ben kazanıp ben almalıyım.” şeklindedir.
Mehmet Yücel'in yine bizzat şahit
olduğu buna benzer bir olay da şöyle seyretmiştir:
Zengin bir ailenin oğlu olan Willi,
Mehmet Yücel'in yakın komşusudur. Sık sık da görüştüğü dostudur.
Onsekiz yaşını bitirdiği ay bir
fabrikaya işçi olarak girmiş ve ilk aylığından bir taka yani eski oto almıştır.
Taka diyorum, çünkü bu oto hurdalıkta satılan otolardan. Öyle ki, modeli çok
eski. Kışın çok kar ve buz olduğundan, atılan tuzun etkisi ile kaportanın çok
yeri delinmiş ve tamir edilmiştir. Otonun durumu böyle. Willi, bu otoyu hergün
yıkar, içini süpürür, çapıtla kurular, v.s.. Bu durumu gören komşusu Mehmet
Yücel; “kardeşim, sen şu eskiden de eski otoyu, sanki yeni bir oto gibi yağlayıp
yıkıyor, bakım yapıyorsun. Bu hurdalık malına, değer mi bu kadar bakım? Ailen
oldukça zengin. Hem annen, hem baban en modern otoya sahipler. Bir de sana
alsınlar” deyince;
“O'nların alacağı oto bana zevk
vermez.. Senin hurda gibi gördüğün otoyu ben ilk aylığım ile aldım. Yani, ben
kazanıp ben aldım.. O'nların modern otosundan, hurdalıktan aldığım bu oto daha
iyi benim yanımda” cevabını verir.
Diğer ayrı bir konuyu da şöyle
anlattı Mehmet Yücel; Çalıştığı fabrikanın sahibi Doktor Peyte Pilata, yılbaşı
dolayısıyla işçilerine, o yere 30 km. mesafede olan bir lokantada ziyafet
çekmiş, dönüşte kısa bir yoldan gelmiştir. Bu kestirme yolun yakıt tasarrufunu
hesap eden fabrikatör; beraberinde olan Mehmet Yücel'e; “bu, kestirme yoldan
geldiğim için iki mark kârım var” diyerek övünür.
Gençler!.., Gençler!..: Yukarıda
okuduğunuz üç ayrı konu; iyi düşünülür ve dikkat süzgecinden geçirilirse sizler
için bir ibret levhasıdır. Tekrar tekrar okuyunuz. O gençlerin, kendilerinin
kazançlarındaki zevk ve de haz oldukça önemlidir. Bizde, maalesef ebeveynin
mirasına bel bağlamak hastalık halindedir. Hattâ bu yüzden kavgalara ve daha
üzücüsü cinayetlere kadar uzanan nefret verici olaylara rastlanmaktadır. Ayrıca;
fabrikatörün, kestirme yoldan geldiği için iki mark kâr etmesi olayı yabana
atılacak bir durum değildir. Demek istiyorum ki; Alman Gençlerin kendi
kazançlarından aldıkları haz, zevk ve de koskoca bir fabrikatörün kısa yoldan
geldiği için iki mark kâr etmesi… “Damlaya damlaya göl olur” ata sözünü o kişi
şiar edinmiş, hedef aldığı işi başarının zirvesine çıkartmıştır. Burada,
savurganlığın kötü bir şey olduğunu, tutumlu olmanın da insana zevk vermesi
gerektiğinin kolayca anlaşıldığını sanıyorum. Bizden hatırlatmak…
|