ANA SAYFA
     UN SANDIĞI

 

  Un Sandığı

Hakkında Ne Dediler ?

  Un sandığ - 1

  Un sandığ - 2

  Un sandığ - 3

  Kitabı Nasıl Alırım?

     MEHMET GÖÇER

 

  Hayatı

  Yaptıkları

  Eshab-ı Kehf Hakkında

Yaptığı çalışmalar

 

     LİNKLER

 

  www.elbistaninsesi.com

 

  www.yediuyurlar.com

 

   ZİYARETÇİ DEFTERİ

  OKU           YAZ

     SAYAC

     İLETİŞİM

    SİTE DESIGN BY

Mevlüt Köşker

 

    YAYINEVİ

Elbistanın Sesi Yayınları
GÖÇER OFSET
Tel.: 0.344- 415 40 40
415 40 41 - 415 03 08
0 542 237 05 19
Her hakkı mahfuzdur.
İzin alınmadan iktibas edilemez.
www.elbistaninsesi.com
gazete@elbistaninsesi.com
Dulkadiroğlu Cad.Melek Sk. No:4
Elbistan

Hafız Süreyya KÜÇÜK'ün; Halep At Pazarından 400 Tl. Satın Aldığı Tay'ı, Eşkıya Alilik'in Hırsızlaması Olayı

Bilhassa şimdiki kuşaktan; “Hafız Süreyya KÜÇÜK de kim miş?” diyenler olacağını düşünerek, kısaca dünyaya gelişi dahil öz geçmişinden bahsetmek isterim:

Yıl 1903. Mevsim sonbahar. Ay mübarek Ramazan. Küçük Mehmet Zâde kabilesinden, aynı zamanda Hafız olan Mehmet Efendi, muhterem eşi Fatma (Fadime) Hanım ile Ulu Camiye Teravih namazı kılmaya giderler. İmam; meşhur Duran Hafız. (Esnaftan olup, Bağ-Kur Emeklisi Faruk Turan'ın babası). Teravih namazını hatimle kıldırmaktadır. İmam'ın  kıraatını çok beğenen, son derece de manevi haz alıp duygulanan Fadime Hanım; “Bir oğlum olur, ALLAH da nusrat verirse bu hoca gibi hafız yapacağım” diye manevi bir vaad ve duada bulunur. Eşi Mehmet Efendi de bu duaya; “Âmîn” der.

Yıl 1905. Fatma (Fadime) Hanımın duası kabul olur. Dünyaya gelen erkek evladına Süreyya adını koyar. 7 yaşına geldiğinde, o günkü duasını eşi Mehmet Efendiye hatırlatır. O da dünden razı.  Birlikte götürdükleri Süreyya'yı Duran Hafıza teslim eder; “Bunu, zatıâliniz gibi okutup hafız yapmanızı istirham ediyoruz” derler.

Çocuk eğitmenin uzmanı olan Duran Hafız (TURAN) Süreyya'nın sırtını sıvazlayıp biraz sevdikten sonra, yaşına göre bazı sorular sorarak bir zekâ testinden geçirir. Cevaplar beklediğinin de üstünde. “Tamam, bu çocuk hafız olur” müjdesini verir. Nitekim öyle sonuçlanır. Bir yıl Kur'an-ı yüzüne okuyup ve de tecvit dersi görüp öğrendikten sonra Hafızlığa başlar. 5 Yıl içinde Kur'an-ı hıfzeder, (Ezberler).  İki yıl da fıkıh, yani ilmihal  dersi gören Süreyya; kısa zamanda adı konuşulan Hafız olur. 2 Yıl Elbistan'da mukabele okur. 17 yaşında Malatya'ya gider. Müftülüğe başvurup, “Ben Mukabele okumak istiyorum, izniniz olursa” der. Müftü Efendi bir yoklama yapar. Aradığı evsaflara uygun. Derhal görev verir. Oruçtan bir gün önce başlayan mukabelede, dinleyen cemaatı mest eder. “Sen hatimle teravih kıldırabilir misin?” diyen cemaata; “Seve seve” cevabını verir. Bir Grup durumu Müftü Efendiye iletir. “Kendisine güvenir, caminin imamı da izin verirse, mesele yok.” der. Kıraat ve tecvidini beğenen caminin imamı da Hatimle teravih namazı kıldırmasına severek izin verir. İlk teravihden sonra kilerde cami tıklım tıklım dolar, hattâ avlu da dolar taşar. Ramazan boyu, Süreyya Hafız, tüm Malatya'lıların âdeta sevgilisi durumuna gelir. Her gün bir evde iftar, ister istemez, cebine kıstırılan harçlık o biçim. Yanık sesi ve mükemmel kıraatı ile Malatya'lıların gönüllerinde iz bırakarak Elbistan'a dönen Hafız Süreyya Efendi, bir sonraki yıl da Kayseri'de Ramazan boyu mukabele okur ve Hatimle teravih kıldırır ve aynı itibarı ordan da kazanarak Elbistan'a döner.

Böbrek hastalığının tedavisi için Elbistan'dan Topal Ali namı ile anılan Köşker Ali Sağ; halkın tespit ve teşhisine göre 12 hastalığa (*) şifa olduğu bilinen içmecelerin Aşağı İçmecede su içmesini sürdürürken; o arazinin de sahibi olan Hafız Efendinin, bahse konu atı nasıl satın aldığını bana şöyle anlattı: “Halep'e at almak için gittim. Mal pazarında, bir tay'a müşteri oldum, 300 lira istedi. Görünüşte çok güzel. Ona göre daha zayıf ve çelimsiz bir tayın fiyatına  ise 400 lira istedi. Taaccüp ettim. Şaşkınlığımı anlayan simsar; “O, 300 liralığın anası, Ceyhan Nehrini geçerken suya yatmıştır. Bu, 400 liralık ise, kühaylan ve safkan Arap Atı. İşte onun şeceresi. Çok koşuda, anası da, babası da 1. lik almıştır” deyince O, 400 lira istediğini aldım. Zaman geldi, gerçekten, simsarın dediği gibi  bir at çıktı” demesini bizzat dinler. Bu durumu ben de kendisinden bizzat dinledim. Buradan sonrasını, kaynak olarak Hafız Süreyya Efendinin oğlu, Emekli Öğretmen Ahmet Küçük'ten dinlediğim ilginç at hırsızlığı oyayı şöyle seyreder:

Yukarıda da değindiğim gibi, at sevdalısı olması yanında önemli bir mahareti de; çok kuvvetli atıcıdır. Çiçek köyünde rastladığı bir kişiye; “Elmayı şapkayın üstüne koy, kıpırdama” deyip, O da; “Beni vurursun” demesine karşın, “Evvel Allah, korkma” deyip tabanca ile ateş edip elmayı vurduğu halen konuşulur. Ve yine Çiçek köyünde, bir gence, bir kuruşu eline verip, “tut, elini yukarı kaldır, korkma” deyip, ateş edip vurduğunu ben bizzat bir gençten dinlemiştim. (Bu kişi, Elbistan D. Hastanesinde hizmetli idi, bana anlattığında. Tarihe göre, o  kişi şimdi adını hatırlamıyorum, çoktan emekli olması lazım. Ve daha nice böyle ilginç atıcılığı.

Sadede gelelim. Yıl 1923. Hafız Süreyya, yukarıda sözü geçen tayı Halep'ten 400 liraya satın almış, henüz  sırtına eğer vurmamıştır. Tayını gözünden gözüne inanmıyor. İnanmıyor ama, çayırda da otlatmak zorundadır. Güneşli Mahallesi ile Çiçek köyü arasındaki meşhur Kodalı çayırlığı, tay'ın yaylım sahası. Tay orada otlaya dursun, biz gelelim tay'ın hırsızlanması bölümüne:   

“Hırsıza beyler de borçlu” ata sözüdür. Bu espri burada gerçekleşecektir. Elbistan'ın Tepebaşı Mahallesinde oturan   meşhur hırsız ve de eşkıya Alilik bu taya göz dikmiş,  gidip gelirken çalacağı zamanı kollamaktadır. Nihayet kolladığı anı yakalayan Alilik, Süreyya Hafız'ın tayını çalıp Malatya'nın Beydağı yaylasına geçirmeyi başarır. Tayı, Alilik'in çaldığını öğrenen Hafız Süreyya, hem can dostu hem de hizmetkârı Durmuş Ali ile Malatya'ya giderler. İz sürer gibi Beydağı'nın doğu arka tarafındaki yayla semtinde bir yerden geçmektedirler. Durumu yüksekten gören eşkıya Alilik, Hafız Efendiyi tanır. Gelmekte oldukları yol üzerindeki bir keklik evsinine pusu kurar. Tam atım mesafesine geldiklerinde Alilik mavzerin ucunu gösterip “Teslim olunuz. Kıpırdarsanız vururum” der. Yiğitsen teslim olma... Hafız Efendi, belindeki tabanca ile, pusudan ucu parlayan mavzere karşı kendisini savunacak değil. Bunu ancak ahmak yapar. Kaldı ki, Hafız Efendi oldukça zekidir.Tabiî ki teslim olurlar. Zira, çıkmadık candan ümit var. Önce, Durmuş Ali'nin sırtını dönmesini söyler. Döner dönmez yerden aldığı bir taşı sırtına vurması ile yere düşüp bayıltır. Sıra  Hafız Efendiye gelir. Tabancasını, döş cebinde taşıdığı demiryolu marka saatını, para ve cüzdanını, hatta çakısına kadar aldıktan sonra, her ikisini de atlarına bindirip, ellerini arkadan bağlayıp önüne katar. Saklandığı mağara tarafına doğru yol almaktadırlar. Vakit ise gece olmuştur. Alilik, iki de bir; “Biraz sonra, önceki öldürdüklerimin mezarlığına varacağız.  Fazla kurşunum yok. Ötekileri de öyle öldürmüştüm. Sizin başınıza da  birer kurşun, oraya da gömeceğim.” Tehdidini sık sık tekrarlar. Gece, oldukça karanlık. Kaçmanın mümkünü yok. Çünkü eşkıya arkada, mavzeri de elinde. Patika yol oldukça dik bir yamaçtan geçmektedir. Takriben 150 metre aşağıda körlek şekilde görünen ışık birkaç evin belirtileridir. Hafız Süreyya'nın tek silahı, kendisinin ifadesi ile YASİN Sûresi olup, okudukça okumaktadır. Burada yaşanan manevi halin yorum ve değerlendirmesini yapacak bilgi ve kültüre sahip değilim. Çerçi misâli aldığımı satıyorum. Öyle bir hal olur ki, bir anda arkadan bağlı olan ellerinin çözüldüğünü hissetmesi ile kendisini attan aşağı atması bir olur. O anda bir top gibi aşağı doğru yuvarlanmaya başlar. Öyle bir bayır ki, Hafız, durmak istese yine duramayacak bir bayır. Yuvarlanı, yuvarlanı aşağı indiği anda bir evin havlusuna düşer. Patırtıya çıkan evdekiler, bir de ne görsünler yaralanmış bir kişi.. İçeri alırlar. Nohut büyüklüğündeki bir taş başına saplanmış, derince bir yara açmıştır. Ve daha muhtelif yerlerinden yaralanıp alkan içinde olan Hafız Efendiyi odaya taşırlar. Yaralarını saran ev sahibi, Malatya'da Hatimle Teravih namazı kıldıran Hafız olduğunu anlayınca daha da ağırlanması farklı olur. O, orada geceyi geçire, ertesi gün Malatya'ya gidedursun, biz gelelim dost ve arkadaşı Durmuş Ali'nin âkibetine.

Hafız Efendinin attan atladığını fark eden Alilik, mavzarla ateş edemez. Çünkü zifiri karanlık, isabet ettirmesi çok zor. Üstelik aşağıda evler var. İş büyüyecek, başı belâya girecektir.  “Olan oldu” deyip yoluna devam eden Alilik, Durmuş Ali'yi saklandığı mağaraya daha fazla yaklaşmadan,  yüzüne apaçık; “Sen öldürülmeyi değmezsin.” deyip, serbest bırakır.

Hafız Süreyya Efendi ertesi gün Malatya Cumhuriyet Savcılığına bir dilekçe vererek, başından geçen acıklı durumu anlatır, suçlunun bulunarak cezalandırılmasını talep eder. Dilekçeyi okuyan Savcı; “Biz bunu zaten arıyoruz. Alilik denen  bu kişi azılı bir eşkıyadır. Bunun çok suçu var. Bir gün elimize düşer.” Demesine Hafız şahit olur. Daha sonra Elbistan'a üzgün dönen Hafız SÜREYYA Efendi, başından geçen üzücü serencamı anlatır. Öyle ki, anlatırken kendisi  ağlar, kendisine geçmiş olsuna gelip odayı dolduran cemaat da âdeta  hüngür hüngür ağlaşırlar.

Aradan 6 ay geçer. Mevsim kış. Bir türlü unutamadığı Arap atı tay'ını “Bir de Malatya merkezinde araştırayım” der. Alilik yakalanıp yargıya teslim edilse kendisine mahkemeden celp gelir. Yakalanmadığı malûm. Ama atı illada araştırmak ister. Olur ya, pazara getirip satma ihtimali v.s.. Malatyalıların sevgilisi durumunda olan Hafız Süreyya Efendi, Han'ın hemen karşısındaki oteldedir. Yani arada dar bir sokak var. O hana Alilik'in gelmesi kuvvetle muhtemel. Hanın geniş bir havlusu var. Bir tarafta atlar bağlanmakta, bir taraf da ayrı ayrı odalar otel olarak kullanılmaktadır. Otelci, baş misafiri Hafız Efendiyi ağırlamak için elinden geleni yapmakta, hem de derdine derman olmak için can atmakta, birlikte kahve içip sohbet etmektedirler. Olacak ya, bir de bakarlar ki, başı kalpaklı, elinde kamçı, yamçıya sarılmış, sıradan biri olmayan bir atlı handan içeri  girerken Hafız Efendi anında görür ve tanır gibi olur. Otelciye; “Bu kim olabilir?” der. Otelci ise hemen tanır, “Bu senin tayını çalan Alilik” deyip anında aşağıya inerler. Ne güzel tesadüf ki polis karakolu da hemen otelin bitişiğindedir. Otelci, gizlice polise haber gönderir. Polis gelmek üzereyken,  Hancı, çalışan bir işçisi  ve de Hafız Efendi ve de otelci birleşerek Alilik'in üzerine hücum edip kıpırdatmadan yere yatırırlar. O anda zaten polis de tepesine dikilmiş durumdadır. Gasp ve birçok soygunculuklarına ilaveten birden fazla kişi ve kişilerin katili olması dolayısı ile aranan eşkıya,  Polisin eline geçmiştir. Hafız Efendi bir de bakar ki, Alilik'in binip geldiği tay, kendisinin tayı. Eğer vurulmuş, tam bir binek atı olmuş. Kollarını açarak, 3 deta atın boynuna sarılır, hüngür, hüngür ağlayarak sevinç göz yaşı döker. Sanki dünya Hafız Efendinin olmuştur. İşte öyle sevinir. Polisçe üzeri arandığında, Hafız Efendiden gasbettiği tabanca, saat, para cüzdanı ve çakı bulunur. Polisçe yapılan tahkikat evrakına, bu eşyaları da ekleyerek suçüstü muamelesinden Malatya Cumhuriyet Savcılığına gönderir. Savcı da dosyayı derhal Ağır Ceza Mahkemesine sevkeder.

Alilik'in yakalanması büyük bir olay. “Hatimle Teravih Namazı kıldıran Hafız Süreyya'nın atını çalan ve daha sonra tabanca ve saatini gasp eden Alilik yakalanmış. Bu gün suçüstünden yargılanıyormuş” diyen Mahkemeye koşar. Adliyenin içi, dışı, hattâ diğer koridorlar tıklım tıklım dolar. Elde edilen bilgi, bulgu ve belgelere dayanan Mahkeme, gasp suçundan tam 18 yıl Ağır hapse mahkûm eder. O zaman, infaz indirimi de yoktu bilindiği gibi. Cezasını çektikten sonra Alilik Elbistan'a döner. Yıl 1958. Aradan bir süre geçer. Elbistan ilçe merkezinden, oturmakta olduğu Tepebaşı Mahallesine giderken, Söğütlü Köprüsüne yakın bir yerde, çalılar arasına pusu kuran amcası oğlu İsmail; bir ırz-namus meselesinden mavzerle öldürdöğü söylenir ve de halen söylenmektedir..

Not; Kollarının kuvvetiyle geçimlerini sağlayan Evlat ve torunlarından hiç birisinin, Alilik'in tavrını benimsemediklerini,  hepsinin iyi yolda olduklarını memnunlukla öğrenmekteyiz.