|
Hafız
Süreyya KÜÇÜK'ün; Halep At Pazarından 400 Tl. Satın Aldığı Tay'ı, Eşkıya
Alilik'in Hırsızlaması Olayı
Bilhassa şimdiki kuşaktan; “Hafız
Süreyya KÜÇÜK de kim miş?” diyenler olacağını düşünerek, kısaca dünyaya gelişi
dahil öz geçmişinden bahsetmek isterim:
Yıl 1903. Mevsim sonbahar. Ay
mübarek Ramazan. Küçük Mehmet Zâde kabilesinden, aynı zamanda Hafız olan Mehmet
Efendi, muhterem eşi Fatma (Fadime) Hanım ile Ulu Camiye Teravih namazı kılmaya
giderler. İmam; meşhur Duran Hafız. (Esnaftan olup, Bağ-Kur Emeklisi Faruk
Turan'ın babası). Teravih namazını hatimle kıldırmaktadır. İmam'ın kıraatını
çok beğenen, son derece de manevi haz alıp duygulanan Fadime Hanım; “Bir oğlum
olur, ALLAH da nusrat verirse bu hoca gibi hafız yapacağım” diye manevi bir vaad
ve duada bulunur. Eşi Mehmet Efendi de bu duaya; “Âmîn” der.
Yıl 1905. Fatma (Fadime) Hanımın
duası kabul olur. Dünyaya gelen erkek evladına Süreyya adını koyar. 7 yaşına
geldiğinde, o günkü duasını eşi Mehmet Efendiye hatırlatır. O da dünden razı.
Birlikte götürdükleri Süreyya'yı Duran Hafıza teslim eder; “Bunu, zatıâliniz
gibi okutup hafız yapmanızı istirham ediyoruz” derler.
Çocuk eğitmenin uzmanı olan Duran
Hafız (TURAN) Süreyya'nın sırtını sıvazlayıp biraz sevdikten sonra, yaşına göre
bazı sorular sorarak bir zekâ testinden geçirir. Cevaplar beklediğinin de
üstünde. “Tamam, bu çocuk hafız olur” müjdesini verir. Nitekim öyle sonuçlanır.
Bir yıl Kur'an-ı yüzüne okuyup ve de tecvit dersi görüp öğrendikten sonra
Hafızlığa başlar. 5 Yıl içinde Kur'an-ı hıfzeder, (Ezberler). İki yıl da fıkıh,
yani ilmihal dersi gören Süreyya; kısa zamanda adı konuşulan Hafız olur. 2 Yıl
Elbistan'da mukabele okur. 17 yaşında Malatya'ya gider. Müftülüğe başvurup, “Ben
Mukabele okumak istiyorum, izniniz olursa” der. Müftü Efendi bir yoklama yapar.
Aradığı evsaflara uygun. Derhal görev verir. Oruçtan bir gün önce başlayan
mukabelede, dinleyen cemaatı mest eder. “Sen hatimle teravih kıldırabilir
misin?” diyen cemaata; “Seve seve” cevabını verir. Bir Grup durumu Müftü
Efendiye iletir. “Kendisine güvenir, caminin imamı da izin verirse, mesele yok.”
der. Kıraat ve tecvidini beğenen caminin imamı da Hatimle teravih namazı
kıldırmasına severek izin verir. İlk teravihden sonra kilerde cami tıklım tıklım
dolar, hattâ avlu da dolar taşar. Ramazan boyu, Süreyya Hafız, tüm
Malatya'lıların âdeta sevgilisi durumuna gelir. Her gün bir evde iftar, ister
istemez, cebine kıstırılan harçlık o biçim. Yanık sesi ve mükemmel kıraatı ile
Malatya'lıların gönüllerinde iz bırakarak Elbistan'a dönen Hafız Süreyya Efendi,
bir sonraki yıl da Kayseri'de Ramazan boyu mukabele okur ve Hatimle teravih
kıldırır ve aynı itibarı ordan da kazanarak Elbistan'a döner.
Böbrek hastalığının tedavisi için
Elbistan'dan Topal Ali namı ile anılan Köşker Ali Sağ; halkın tespit ve
teşhisine göre 12 hastalığa (*) şifa olduğu bilinen içmecelerin Aşağı İçmecede
su içmesini sürdürürken; o arazinin de sahibi olan Hafız Efendinin, bahse konu
atı nasıl satın aldığını bana şöyle anlattı: “Halep'e at almak için gittim. Mal
pazarında, bir tay'a müşteri oldum, 300 lira istedi. Görünüşte çok güzel. Ona
göre daha zayıf ve çelimsiz bir tayın fiyatına ise 400 lira istedi. Taaccüp
ettim. Şaşkınlığımı anlayan simsar; “O, 300 liralığın anası, Ceyhan Nehrini
geçerken suya yatmıştır. Bu, 400 liralık ise, kühaylan ve safkan Arap Atı. İşte
onun şeceresi. Çok koşuda, anası da, babası da 1. lik almıştır” deyince O, 400
lira istediğini aldım. Zaman geldi, gerçekten, simsarın dediği gibi bir at
çıktı” demesini bizzat dinler. Bu durumu ben de kendisinden bizzat dinledim.
Buradan sonrasını, kaynak olarak Hafız Süreyya Efendinin oğlu, Emekli Öğretmen
Ahmet Küçük'ten dinlediğim ilginç at hırsızlığı oyayı şöyle seyreder:
Yukarıda da değindiğim gibi, at
sevdalısı olması yanında önemli bir mahareti de; çok kuvvetli atıcıdır. Çiçek
köyünde rastladığı bir kişiye; “Elmayı şapkayın üstüne koy, kıpırdama” deyip, O
da; “Beni vurursun” demesine karşın, “Evvel Allah, korkma” deyip tabanca ile
ateş edip elmayı vurduğu halen konuşulur. Ve yine Çiçek köyünde, bir gence, bir
kuruşu eline verip, “tut, elini yukarı kaldır, korkma” deyip, ateş edip
vurduğunu ben bizzat bir gençten dinlemiştim. (Bu kişi, Elbistan D. Hastanesinde
hizmetli idi, bana anlattığında. Tarihe göre, o kişi şimdi adını
hatırlamıyorum, çoktan emekli olması lazım. Ve daha nice böyle ilginç atıcılığı.
Sadede gelelim. Yıl 1923. Hafız
Süreyya, yukarıda sözü geçen tayı Halep'ten 400 liraya satın almış, henüz
sırtına eğer vurmamıştır. Tayını gözünden gözüne inanmıyor. İnanmıyor ama,
çayırda da otlatmak zorundadır. Güneşli Mahallesi ile Çiçek köyü arasındaki
meşhur Kodalı çayırlığı, tay'ın yaylım sahası. Tay orada otlaya dursun, biz
gelelim tay'ın hırsızlanması bölümüne:
“Hırsıza beyler de borçlu” ata
sözüdür. Bu espri burada gerçekleşecektir. Elbistan'ın Tepebaşı Mahallesinde
oturan meşhur hırsız ve de eşkıya Alilik bu taya göz dikmiş, gidip gelirken
çalacağı zamanı kollamaktadır. Nihayet kolladığı anı yakalayan Alilik, Süreyya
Hafız'ın tayını çalıp Malatya'nın Beydağı yaylasına geçirmeyi başarır. Tayı,
Alilik'in çaldığını öğrenen Hafız Süreyya, hem can dostu hem de hizmetkârı
Durmuş Ali ile Malatya'ya giderler. İz sürer gibi Beydağı'nın doğu arka
tarafındaki yayla semtinde bir yerden geçmektedirler. Durumu yüksekten gören
eşkıya Alilik, Hafız Efendiyi tanır. Gelmekte oldukları yol üzerindeki bir
keklik evsinine pusu kurar. Tam atım mesafesine geldiklerinde Alilik mavzerin
ucunu gösterip “Teslim olunuz. Kıpırdarsanız vururum” der. Yiğitsen teslim
olma... Hafız Efendi, belindeki tabanca ile, pusudan ucu parlayan mavzere karşı
kendisini savunacak değil. Bunu ancak ahmak yapar. Kaldı ki, Hafız Efendi
oldukça zekidir.Tabiî ki teslim olurlar. Zira, çıkmadık candan ümit var. Önce,
Durmuş Ali'nin sırtını dönmesini söyler. Döner dönmez yerden aldığı bir taşı
sırtına vurması ile yere düşüp bayıltır. Sıra Hafız Efendiye gelir.
Tabancasını, döş cebinde taşıdığı demiryolu marka saatını, para ve cüzdanını,
hatta çakısına kadar aldıktan sonra, her ikisini de atlarına bindirip, ellerini
arkadan bağlayıp önüne katar. Saklandığı mağara tarafına doğru yol
almaktadırlar. Vakit ise gece olmuştur. Alilik, iki de bir; “Biraz sonra, önceki
öldürdüklerimin mezarlığına varacağız. Fazla kurşunum yok. Ötekileri de öyle
öldürmüştüm. Sizin başınıza da birer kurşun, oraya da gömeceğim.” Tehdidini sık
sık tekrarlar. Gece, oldukça karanlık. Kaçmanın mümkünü yok. Çünkü eşkıya
arkada, mavzeri de elinde. Patika yol oldukça dik bir yamaçtan geçmektedir.
Takriben 150 metre aşağıda körlek şekilde görünen ışık birkaç evin
belirtileridir. Hafız Süreyya'nın tek silahı, kendisinin ifadesi ile YASİN
Sûresi olup, okudukça okumaktadır. Burada yaşanan manevi halin yorum ve
değerlendirmesini yapacak bilgi ve kültüre sahip değilim. Çerçi misâli aldığımı
satıyorum. Öyle bir hal olur ki, bir anda arkadan bağlı olan ellerinin
çözüldüğünü hissetmesi ile kendisini attan aşağı atması bir olur. O anda bir top
gibi aşağı doğru yuvarlanmaya başlar. Öyle bir bayır ki, Hafız, durmak istese
yine duramayacak bir bayır. Yuvarlanı, yuvarlanı aşağı indiği anda bir evin
havlusuna düşer. Patırtıya çıkan evdekiler, bir de ne görsünler yaralanmış bir
kişi.. İçeri alırlar. Nohut büyüklüğündeki bir taş başına saplanmış, derince bir
yara açmıştır. Ve daha muhtelif yerlerinden yaralanıp alkan içinde olan Hafız
Efendiyi odaya taşırlar. Yaralarını saran ev sahibi, Malatya'da Hatimle Teravih
namazı kıldıran Hafız olduğunu anlayınca daha da ağırlanması farklı olur. O,
orada geceyi geçire, ertesi gün Malatya'ya gidedursun, biz gelelim dost ve
arkadaşı Durmuş Ali'nin âkibetine.
Hafız Efendinin attan atladığını
fark eden Alilik, mavzarla ateş edemez. Çünkü zifiri karanlık, isabet ettirmesi
çok zor. Üstelik aşağıda evler var. İş büyüyecek, başı belâya girecektir. “Olan
oldu” deyip yoluna devam eden Alilik, Durmuş Ali'yi saklandığı mağaraya daha
fazla yaklaşmadan, yüzüne apaçık; “Sen öldürülmeyi değmezsin.” deyip, serbest
bırakır.
Hafız Süreyya Efendi ertesi gün
Malatya Cumhuriyet Savcılığına bir dilekçe vererek, başından geçen acıklı durumu
anlatır, suçlunun bulunarak cezalandırılmasını talep eder. Dilekçeyi okuyan
Savcı; “Biz bunu zaten arıyoruz. Alilik denen bu kişi azılı bir eşkıyadır.
Bunun çok suçu var. Bir gün elimize düşer.” Demesine Hafız şahit olur. Daha
sonra Elbistan'a üzgün dönen Hafız SÜREYYA Efendi, başından geçen üzücü
serencamı anlatır. Öyle ki, anlatırken kendisi ağlar, kendisine geçmiş olsuna
gelip odayı dolduran cemaat da âdeta hüngür hüngür ağlaşırlar.
Aradan 6 ay geçer. Mevsim kış. Bir
türlü unutamadığı Arap atı tay'ını “Bir de Malatya merkezinde araştırayım” der.
Alilik yakalanıp yargıya teslim edilse kendisine mahkemeden celp gelir.
Yakalanmadığı malûm. Ama atı illada araştırmak ister. Olur ya, pazara getirip
satma ihtimali v.s.. Malatyalıların sevgilisi durumunda olan Hafız Süreyya
Efendi, Han'ın hemen karşısındaki oteldedir. Yani arada dar bir sokak var. O
hana Alilik'in gelmesi kuvvetle muhtemel. Hanın geniş bir havlusu var. Bir
tarafta atlar bağlanmakta, bir taraf da ayrı ayrı odalar otel olarak
kullanılmaktadır. Otelci, baş misafiri Hafız Efendiyi ağırlamak için elinden
geleni yapmakta, hem de derdine derman olmak için can atmakta, birlikte kahve
içip sohbet etmektedirler. Olacak ya, bir de bakarlar ki, başı kalpaklı, elinde
kamçı, yamçıya sarılmış, sıradan biri olmayan bir atlı handan içeri girerken
Hafız Efendi anında görür ve tanır gibi olur. Otelciye; “Bu kim olabilir?” der.
Otelci ise hemen tanır, “Bu senin tayını çalan Alilik” deyip anında aşağıya
inerler. Ne güzel tesadüf ki polis karakolu da hemen otelin bitişiğindedir.
Otelci, gizlice polise haber gönderir. Polis gelmek üzereyken, Hancı, çalışan
bir işçisi ve de Hafız Efendi ve de otelci birleşerek Alilik'in üzerine hücum
edip kıpırdatmadan yere yatırırlar. O anda zaten polis de tepesine dikilmiş
durumdadır. Gasp ve birçok soygunculuklarına ilaveten birden fazla kişi ve
kişilerin katili olması dolayısı ile aranan eşkıya, Polisin eline geçmiştir.
Hafız Efendi bir de bakar ki, Alilik'in binip geldiği tay, kendisinin tayı. Eğer
vurulmuş, tam bir binek atı olmuş. Kollarını açarak, 3 deta atın boynuna
sarılır, hüngür, hüngür ağlayarak sevinç göz yaşı döker. Sanki dünya Hafız
Efendinin olmuştur. İşte öyle sevinir. Polisçe üzeri arandığında, Hafız
Efendiden gasbettiği tabanca, saat, para cüzdanı ve çakı bulunur. Polisçe
yapılan tahkikat evrakına, bu eşyaları da ekleyerek suçüstü muamelesinden
Malatya Cumhuriyet Savcılığına gönderir. Savcı da dosyayı derhal Ağır Ceza
Mahkemesine sevkeder.
Alilik'in yakalanması büyük bir
olay. “Hatimle Teravih Namazı kıldıran Hafız Süreyya'nın atını çalan ve daha
sonra tabanca ve saatini gasp eden Alilik yakalanmış. Bu gün suçüstünden
yargılanıyormuş” diyen Mahkemeye koşar. Adliyenin içi, dışı, hattâ diğer
koridorlar tıklım tıklım dolar. Elde edilen bilgi, bulgu ve belgelere dayanan
Mahkeme, gasp suçundan tam 18 yıl Ağır hapse mahkûm eder. O zaman, infaz
indirimi de yoktu bilindiği gibi. Cezasını çektikten sonra Alilik Elbistan'a
döner. Yıl 1958. Aradan bir süre geçer. Elbistan ilçe merkezinden, oturmakta
olduğu Tepebaşı Mahallesine giderken, Söğütlü Köprüsüne yakın bir yerde, çalılar
arasına pusu kuran amcası oğlu İsmail; bir ırz-namus meselesinden mavzerle
öldürdöğü söylenir ve de halen söylenmektedir..
Not; Kollarının kuvvetiyle
geçimlerini sağlayan Evlat ve torunlarından hiç birisinin, Alilik'in tavrını
benimsemediklerini, hepsinin iyi yolda olduklarını memnunlukla öğrenmekteyiz.
|