|
Hatasız Kul Olur mu?
“Olur” diyen parmak kaldırsın. Şu
bir gerçek ki, Dünyada, 7 milyara yaklaşan insan nüfusu içinde; “Ben hatasızım,
kusursuzum” diyen bir tek kişi parmak kaldıramaz.Yalnız hatasız, kusursuz Bir'i
var, O da Allah.
Hatasız, kusursuz kuldan bahsettik.
Bırak sıradan kişi ve kişileri, en yüksek makama çıkan büyük şahsiyatların dahi
yaptıkları hatalar, kusurlar ayrı ayrı sıralansa, kitapçık değil bir kitap,
belki de birkaç kitap olur. Bu itibarla insan kusursuz ve hatasız olmamaktadır.
Bu hâl yaratılışımız ve fıtratımızda var.
Eğitimci-Yazar, sevgili dostum Arif
Bilgin; 1. cilt Un Sandığı kitabımın taslağını okuduktan sonra önsözde tanıtım
ve içeriğini belirtirken bir bölümünde; “Dedelerimizin özelliklerini,
maceralarını, esprilerini, sakarlıklarını, hazırcevaplarını, kırılan potlarını,
aşklarını, türkülerini, destanlarını, kısaca hiç kimselere benzemeyen
farklılıklarını, yarınlara ulaştırabilmek düşüncesiyle” demekle, sağ olsun çok
güzel anlatmıştır. Gerçekten de öyle.
Bu durum çerçevesinde; “Senin
kusurun, yanlışın ve yanlışların yada memnun kaldığın bir anın ve anıların oldu
mu?” diyen ve diyenler olacaktır elbette. Hafızamda kalıp bunların benimle
mezara gitmemesi için, artı ve eksisiyle aklıma gelenleri sıralıyorum:
Yıl 2005. Öğretmen Evi Salonunda,
protokolün, halkla Ramazan Bayramı kutlaması var. Bir müsait anda Muhabirimiz
Muhammed Özer'e; “Kaymakam Sayın Recai Akyel Bey göreve yeni başladı.
Protokolden Belediye Başkanımız Abdullah Paksoy, Cumhuriyet Başsavcısı Uğur
Yigitbilek, J. K. Yzb. Ümit Yaşar Berber ve daha aydın kalabalık bir grup
mevcut. Kalkarken topluca bir hatıra resmi çekelim” tembihinde bulundum. Olur
mu? Olur. Vazife aşkından mıdır?, yarı unutkanlık mı dır? “Önce varayım.
Protokolün Emniyet Sarayı kapısında el sıkışmasının resmini çekeyim”
düşüncesinden midir? Değil midir? Bilemem. Onların ayrıldıklarının farkında
değilim. Burası mühim değil. Ben muhabirin arkada işaretimi beklediğini
sanmaktayım.
Kaymakam Akyel'e; “Efendim, bir
hatıra resmi çekmek istiyoruz, müsaadeniz olursa.” Dedim. O da; “Hay hay” demesi
ile geniş bir grup; yönleri benden, benim yönüm de onlardan tarafa, fotoğraf
stüdyosunda olduğu gibi; “Lütfen siz az beri, siz az öte” şeklinde grubun
dizaynını yaptıktan sonra; “Muhammed, çek resmi” dedim. Bir döndüm ki kimseler
yok. Durumu derhal anlayan Kaymakam Akyel, beni daha fazla mahcup etmemek için,
taşı gediğine koydu: “Bu da Mehmet Göçer amcadan bir Nisan Şakası” demesi ile
durum sona erdi.
Bir
Başka Anım:
Eşim Fatma
Neclâ'dan matbaaya bir tlf.: “Yetiş gel, salona bir fare girdi. Ben de
korkuyorum, torunların da”. Sanki yırtıcı bir arslan girmiş.. Güler misin? ağlar
mısın? Koca salon, küçük bir fare. Geldim. Bir haylı aradık. Yok da yok. Gittik
eczaneye. Fare ilacı istedik. Koyu pekmez düşünün. Oldukça yapışkan. Fare
üzerine basınca bırakması imkân harici bir ilaçmış. Eczacının tarifine göre
kalın bir mukavvaya ilacı sergileyip odanın ortasına bıraktık. Farenin seveceği
tanecikler de ilacın etrafında. İşi beklemeye bırakıp kapıyı çektik.
Olacak ya, o
akşam, oğlumuz Süleyman Akif'in kayın babası Hakkı - Fadime Kalkan ailesine
misafirliğe gittik. Oradaki sohbette bu durumun sözü geçince, Hakkı; “Aha kedi.
Götürün. Bırakınız odaya. Nasıl olsa fare karanlıkta çıkar. Kedi de cezasını
verir” demesi teklifini kabul ettik. Oldukça da uysalmış. Kediyi alıp getirdik
ve odaya bıraktık. Ertesi sabah, bir de ne görelim; fare için kurduğumuz bu
tuzağa kedi düşmüş, miyav sesi dışarılara geliyor. Kendi dilince “Beni
kurtarın” diye feryat ediyor âdetâ.. Derhal, tırmalamamasına karşı el ve
kollarımı sarıp kediyi tutkal tuzağından zorlayarak kurtardıktan sonra, bahçede
yün yıkamada kullanılan büyük bir leğene yakmayacak kadar sıcak su doldurup
kediyi yıkamaya başladım. Yıkayabildiğim kadar yıkayıp güneşe bıraktım. Fare ise
bir sonraki gece attığımız zehirli buğday tanesini yemesi sonucu Dünyaya
“Elveda” etti. Böylece biz de sıkıntıdan kurtulduk.
Bir Başka Anı
Yıl 1968.
Mevsim sonbahar. Gün Pazartesi. Vakit ikindi. Bir gariban, pazara getirip
satamadığı iki keçisini bir ipe bağlamış kapımızın önünden çekip gittiği
dikkatimi çekti. Güblüce köyünden olduğunu öğrendikten sonra sormam üzerine, “Bu
iki keçiyi satıp kışlık zahire alacaktım. Besili olmadığı için satamadım. Eve
geri götürüyorum. Fiyat bile vermediler.” dedi. Acıdım. İkisini de kavurma
yaparız diye satın alıp, bilindiği gibi; daha önce D. Hastanesi, bir zamanlar da
Toprak Mahsülleri Ofisi İdare binası olduktan sonra bize geçen Kızılcaoba
Mh.eski adı Kışla, halk dilinde Lise Caddesindeki kerpiç-ahşap evimizin
bodrumuna bıraktım. Ertesi gün keçileri gören eşim Fatma Neclâ hanım, “Bunları
ne dedin de aldın?. Bu zayıf keçiler kavurmalık olur mu?” dedi. Düşündüm, haklı
da haklı. Soruya cevap olsun diye; “Acıyarak aldım” dedim.. “Dünyanın
merhametlisi sen misin? Bu olacak iş mi?”siteminde yine diyorum, haklı da haklı…
Olan oldu bir kere. “Ben almayım, sen alma” bu adam kışlık zahiresini nasıl
tutacak?” dedim. De kahkaha ile gülme. Ertesi gün, zayıf da olsa, kesip olduğu
kadar kavurmalık yaptık.
Amma ve
lâkin, o yıldan beri bu durum unutulmayan anılar içine girdi. Yeri ve zamanı
geldiğinde, böyle bir zaaflı iş anında; “Güblüceli'nin keçisi gibi” diye temsil
verilir ve gülüşmemize vesile olur. Bu alışverişe halen de pişman olmadığımı
söylerim, çünkü O kişinin kışlık zahiresini tutmasına benim sebep olduğumu
düşünür, belki ALLAH'ın hoşuna gitmiştir der, ferahlarım.
Bir Anım Daha:
Esentepe
Mahallesinde bir vefat olmuştu. Kur'an okutup taziye vererek acı paylaştım. Yaya
olarak gelmekteyim. Bir baktım ki, yoldan 50 m. içeri bir kapı önünde davul
çalınmaktadır. 15-20 kadar da oturan dost birliktedirler. Bunun anlamını; “Benim
oğlum evleniyor. Bu şenliğe siz de katılınız” demek kabul ettim. Selam verip
oturduktan sonra, düğün sahibine; “Hayırlı olsun. Yuvaları şen, rızkları bol
olsun. Allah, hayırlı nesiller ihsan eylesin” temennisinde bulundum. Biraz
oturdum. Kolonya-şeker ikramından sonra izin istedim. Adam son derece memnun
olduğunu söyleyip ayrıldım.
Aradan 15-20
gün geçmişti. Bir yerden geçerken, tanımadığım bir genç kollarını açmış bana
doğru koşup gelmesi ile sarılması bir oldu. Hayrola yeğenim buyur, bir derdin mi
var? deyince; “Hayır, bir derdim yok. Esentepe Mh.sinden ben filanın oğluyum.
Sen o gün benim düğünüme geldin. Teşekkür için sarılıyorum. Sağ ol, var ol”
demesi beni âdeta memnun ve mütehassıs etti. Bu gibi davranışın gönül kazanmada
büyük rol oynadığını o gün daha iyi anladım. Herkese ders olabilir, herkes bu
kıssadan hisse alabilir…
Bir Anı Daha:
Ekinözü
Alişar köyünden olup Esentepe Mahallesinde oturan bir kişinin hanımı vefat
etmişti. Aynı semtte bir başka vefat daha vardı. Birisine ben, ötekine de oğlum
Himmet'i gönderdim. Zaman darlığı yönünden öyle gerekiyordu ve de öyle
uyguladık. Aradan bir hafta geçmişti. Merhumenin eşi Alişar'lı (ismini
hatırlayamadım) matbaamıza geldi. Çay ikramımızdan ve tekrar başınız sağ olsun
dileğimizi sunduktan sonra memnuniyetini bildirirken ne dese beğenirsiniz?:
“Siz taziyeye
geldiniz. Birkaç adet de gazetenizden getirmiştiniz. Okuyup deşarj olduk. O
andaki duygumu anlatıyım: “Ölüm dirildi, geldi, karşıma oturdu sandım. Bu kadar
ferahladım, memnun oldum. Allah sizden razı olsun” dedi.
Not; Bir
gönül yapmanın Kâbe yapmak kadar sevap, bir gönül yıkmanın da Kâbe yıkmak kadar
günah olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede, ölü sahiplerine taziye, düğün
sahiplerine de hayırlı olsun dileği sunmak kadar; sermayesi ucuz, manevi
derecesi yüksek, dünyada nafile ibadet hangileri var acaba? diye sorup
araştırmak lâzım diye düşünüyorum.
Söz gönül
kazanmadan açılınca aklıma geldi; Malatya Ticaret Sanayi Odası Basın Müşaviri
Eğitimci - Yazar değerli dostum Mehmet Gülseren'in gazetemizde yayınlanan bir
makalesinde şöyle demişti; Malatya Millet Vekili……….., bir muhtara yazdığı
bayram tebrikinde; adından önce “Sayın” demiş. Tebrik kartını alan muhtar,
durmuş köprünün bsşına: “Ben bunun yoluna ölmem mi? Bu vekile can kurban. Bana
sayın dedi”…
Gönül
kazanmanın yolları çok da, bu yolu bilmeyenler de az değil bence.. Örneğin kibir
hastalığına yakalananlar…Kafası dik, hep havaya bakan, içindeki bu hissin etkisi
ile kişileri hor görenler yok değil cemiyetimizde. Onlara bu durum ders olur ve
de kendilerine gelir diye söz ettik. Sürçü lisan etmişsek affola.
Bir Anım Daha:
Yıl 1993.
Karahöyük köyü muhtarı Mustafa Ünal merak ettiği ikinci camiyi köye kazandırmayı
başarmış, bir de açılış töreni tertiplemişti. Kaymakam Davut Haner de davete
icabet etmiş, töreni şenlendirmişti.
Törenden
sonra, sofrasının açıklığı ile de tanınan Muhtar Mustafa Ünal'ın evindeyiz.
Olacak ya, kutsal sayılan o gün nafile orucum. Daha önce, ikram edilen çayı
sessizce reddedip içmediğimden, başta Kaymakam Haner, iş adamı Faruk Gürbüz ve
her hal başkaları da oruç olduğumu anlamışlar. Amma ve lâkin, öyle bir yerde
nafile orucun bozulmasının daha uygun olacağını belli bir şahsiyetten
dinlemiştim. Bunun bilinci içindeyim. Ama, oradakilerden bunu bilen kaç kişi
var, bilemem. Varsa da çok az. O anda apaçık; “Orucum” desem riya olacağını da
düşünerek oruç değilmişim gibi yemeğe oturdum. Daha önce oruç olduğumu anlayan
dostlardan; bir espri ve şaka olsun diye; “Hımmm, şimdi toruma düştün…” diye
kafa sallayanlar olmuş. Ben farkında değilim. İlçeye önce dönenler başlarlar
filmi çevirmeye; Şehrin bir ucundan diğer ucuna, özel ekipler dağıtılmışçasına;
“Duydun mu? “
Neyi?, hayrola?” “Gazeteci Mehmet Göçer Karahüyük köyünde oruç yemiş. Almışlar
ele, düşmüşler yola. “Vay!.. Vay!..” koskoca gazeteci oruç yemiş. Bu olacak iş
mi? Hani bir esprili temsil; her kuş uçar, ama bıldırcın uçunca “Vay!..
bıldırcın uçtu” olur ya. Benimki de o misal oldu.
Halen, Ankara
Vali Muavini Sayın Davut Haner'i ziyaretimde; Un Sandığı kitabımı okuyup mahiyet
ve içeriğini bildiği için, bir anı vermek ister misin dedim. Bu olay hoşuna
gitmiş ve hafızasında kalmış ki, “Beni kaynak göstererek 3. cilt Un Sandığı'na
yaz” dediği için kitabıma almış bulunuyorum.
|