ANA SAYFA
     UN SANDIĞI

 

  Un Sandığı

Hakkında Ne Dediler ?

  Un sandığ - 1

  Un sandığ - 2

  Un sandığ - 3

  Kitabı Nasıl Alırım?

     MEHMET GÖÇER

 

  Hayatı

  Yaptıkları

  Eshab-ı Kehf Hakkında

Yaptığı çalışmalar

 

     LİNKLER

 

  www.elbistaninsesi.com

 

  www.yediuyurlar.com

 

   ZİYARETÇİ DEFTERİ

  OKU           YAZ

     SAYAC

     İLETİŞİM

    SİTE DESIGN BY

Mevlüt Köşker

 

    YAYINEVİ

Elbistanın Sesi Yayınları
GÖÇER OFSET
Tel.: 0.344- 415 40 40
415 40 41 - 415 03 08
0 542 237 05 19
Her hakkı mahfuzdur.
İzin alınmadan iktibas edilemez.
www.elbistaninsesi.com
gazete@elbistaninsesi.com
Dulkadiroğlu Cad.Melek Sk. No:4
Elbistan

Hatasız Kul Olur mu?

“Olur” diyen parmak kaldırsın. Şu bir gerçek ki, Dünyada, 7 milyara yaklaşan insan nüfusu içinde; “Ben hatasızım, kusursuzum” diyen bir tek kişi parmak kaldıramaz.Yalnız hatasız, kusursuz Bir'i var, O da Allah.

Hatasız, kusursuz kuldan bahsettik. Bırak sıradan kişi ve kişileri, en yüksek makama çıkan büyük şahsiyatların dahi yaptıkları hatalar, kusurlar ayrı ayrı sıralansa, kitapçık değil bir kitap, belki de birkaç kitap olur. Bu itibarla insan kusursuz ve hatasız olmamaktadır. Bu hâl yaratılışımız ve fıtratımızda var.

Eğitimci-Yazar, sevgili dostum Arif Bilgin; 1. cilt Un Sandığı kitabımın taslağını okuduktan sonra önsözde tanıtım ve içeriğini belirtirken bir bölümünde; “Dedelerimizin özelliklerini, maceralarını, esprilerini, sakarlıklarını, hazırcevaplarını, kırılan potlarını, aşklarını, türkülerini, destanlarını, kısaca hiç kimselere benzemeyen farklılıklarını, yarınlara ulaştırabilmek düşüncesiyle” demekle, sağ olsun çok güzel anlatmıştır. Gerçekten de öyle.

Bu durum çerçevesinde; “Senin kusurun, yanlışın ve yanlışların yada memnun kaldığın bir anın ve anıların oldu mu?” diyen ve diyenler olacaktır elbette. Hafızamda kalıp bunların benimle mezara gitmemesi için, artı ve eksisiyle aklıma gelenleri sıralıyorum: 

Yıl 2005. Öğretmen Evi Salonunda, protokolün, halkla Ramazan Bayramı kutlaması var. Bir müsait anda Muhabirimiz Muhammed Özer'e; “Kaymakam  Sayın Recai Akyel Bey göreve yeni başladı. Protokolden Belediye Başkanımız Abdullah Paksoy, Cumhuriyet Başsavcısı Uğur Yigitbilek, J. K. Yzb. Ümit Yaşar Berber ve daha aydın kalabalık bir grup mevcut. Kalkarken topluca bir hatıra resmi çekelim” tembihinde bulundum. Olur mu? Olur.  Vazife aşkından mıdır?, yarı unutkanlık mı dır? “Önce varayım. Protokolün Emniyet Sarayı kapısında el sıkışmasının resmini çekeyim” düşüncesinden midir? Değil midir? Bilemem. Onların ayrıldıklarının farkında değilim. Burası mühim değil. Ben muhabirin arkada işaretimi beklediğini sanmaktayım.   

Kaymakam Akyel'e; “Efendim, bir hatıra resmi çekmek istiyoruz, müsaadeniz olursa.” Dedim. O da; “Hay hay” demesi ile geniş bir grup; yönleri benden, benim yönüm de onlardan tarafa, fotoğraf stüdyosunda olduğu gibi; “Lütfen siz az beri, siz az öte” şeklinde grubun dizaynını yaptıktan sonra; “Muhammed, çek resmi” dedim. Bir döndüm ki kimseler yok. Durumu derhal anlayan Kaymakam Akyel, beni daha fazla mahcup etmemek için, taşı gediğine koydu: “Bu da Mehmet Göçer amcadan bir Nisan Şakası” demesi ile durum sona erdi.

 

Bir Başka Anım:

Eşim Fatma Neclâ'dan matbaaya bir tlf.: “Yetiş gel, salona bir fare girdi. Ben de korkuyorum, torunların da”. Sanki yırtıcı bir arslan girmiş.. Güler misin? ağlar mısın? Koca salon, küçük bir fare. Geldim. Bir haylı aradık. Yok da yok. Gittik eczaneye. Fare ilacı istedik. Koyu pekmez düşünün. Oldukça yapışkan. Fare üzerine basınca bırakması imkân harici bir ilaçmış. Eczacının tarifine göre kalın bir mukavvaya ilacı sergileyip odanın ortasına bıraktık. Farenin seveceği tanecikler de ilacın etrafında. İşi beklemeye bırakıp kapıyı çektik.         

Olacak ya, o akşam, oğlumuz Süleyman Akif'in kayın babası Hakkı - Fadime Kalkan ailesine misafirliğe gittik. Oradaki sohbette bu durumun sözü geçince, Hakkı; “Aha kedi. Götürün. Bırakınız  odaya. Nasıl olsa fare  karanlıkta çıkar. Kedi de cezasını verir” demesi teklifini kabul ettik. Oldukça da uysalmış. Kediyi alıp getirdik ve odaya bıraktık. Ertesi sabah, bir de ne görelim; fare için kurduğumuz  bu tuzağa kedi düşmüş, miyav sesi dışarılara geliyor.  Kendi dilince “Beni kurtarın” diye feryat ediyor âdetâ.. Derhal, tırmalamamasına karşı el ve kollarımı sarıp kediyi tutkal tuzağından zorlayarak kurtardıktan sonra, bahçede yün yıkamada kullanılan büyük bir leğene yakmayacak kadar sıcak su doldurup kediyi yıkamaya başladım. Yıkayabildiğim kadar yıkayıp güneşe bıraktım. Fare ise bir sonraki gece attığımız zehirli buğday tanesini yemesi sonucu Dünyaya “Elveda” etti. Böylece biz de sıkıntıdan kurtulduk.

     Bir Başka Anı

Yıl 1968. Mevsim sonbahar. Gün Pazartesi. Vakit ikindi. Bir gariban, pazara getirip satamadığı iki keçisini bir ipe bağlamış kapımızın önünden çekip gittiği dikkatimi çekti. Güblüce köyünden olduğunu öğrendikten sonra sormam üzerine, “Bu iki keçiyi satıp kışlık zahire alacaktım. Besili olmadığı için satamadım. Eve geri götürüyorum. Fiyat bile vermediler.” dedi. Acıdım. İkisini de kavurma yaparız diye satın alıp, bilindiği gibi; daha önce D. Hastanesi, bir zamanlar da Toprak Mahsülleri Ofisi İdare binası olduktan sonra bize geçen Kızılcaoba Mh.eski adı Kışla, halk dilinde Lise Caddesindeki kerpiç-ahşap evimizin bodrumuna  bıraktım. Ertesi gün keçileri gören eşim Fatma Neclâ hanım, “Bunları ne dedin de aldın?. Bu zayıf keçiler kavurmalık olur mu?” dedi. Düşündüm, haklı da haklı. Soruya cevap olsun diye; “Acıyarak aldım” dedim.. “Dünyanın merhametlisi sen misin? Bu olacak iş mi?”siteminde yine diyorum, haklı da haklı… Olan oldu bir kere. “Ben almayım, sen alma” bu adam kışlık zahiresini nasıl tutacak?” dedim. De kahkaha ile gülme. Ertesi gün, zayıf da olsa, kesip olduğu kadar kavurmalık yaptık.       

Amma ve lâkin, o yıldan beri bu durum unutulmayan anılar içine girdi. Yeri ve zamanı geldiğinde, böyle bir zaaflı iş anında; “Güblüceli'nin keçisi gibi” diye temsil verilir ve gülüşmemize vesile olur. Bu alışverişe halen de pişman olmadığımı söylerim, çünkü O kişinin kışlık zahiresini tutmasına benim sebep olduğumu düşünür, belki ALLAH'ın hoşuna gitmiştir der, ferahlarım.

 

     Bir Anım Daha:

Esentepe Mahallesinde bir vefat olmuştu. Kur'an okutup taziye vererek acı paylaştım. Yaya olarak gelmekteyim. Bir baktım ki, yoldan 50 m. içeri bir kapı önünde davul çalınmaktadır. 15-20 kadar da oturan dost birliktedirler. Bunun anlamını; “Benim oğlum evleniyor. Bu şenliğe siz de katılınız” demek kabul ettim. Selam verip oturduktan sonra, düğün sahibine; “Hayırlı olsun. Yuvaları şen, rızkları bol olsun. Allah, hayırlı nesiller ihsan eylesin” temennisinde bulundum. Biraz oturdum. Kolonya-şeker ikramından sonra izin istedim. Adam son derece memnun olduğunu söyleyip ayrıldım.

Aradan 15-20 gün geçmişti. Bir yerden geçerken, tanımadığım bir genç kollarını açmış bana doğru koşup gelmesi ile sarılması bir oldu. Hayrola yeğenim buyur, bir derdin mi var? deyince; “Hayır, bir derdim yok. Esentepe Mh.sinden ben filanın oğluyum. Sen o gün benim düğünüme geldin. Teşekkür için sarılıyorum. Sağ ol, var ol” demesi beni âdeta memnun ve mütehassıs etti. Bu gibi davranışın gönül kazanmada büyük rol oynadığını o gün daha iyi anladım. Herkese ders olabilir, herkes bu kıssadan hisse alabilir…

 

     Bir Anı Daha:

Ekinözü Alişar köyünden olup Esentepe Mahallesinde oturan bir kişinin hanımı vefat etmişti. Aynı semtte bir başka vefat daha vardı. Birisine ben, ötekine de oğlum Himmet'i gönderdim. Zaman darlığı yönünden öyle gerekiyordu ve de öyle uyguladık. Aradan bir hafta geçmişti. Merhumenin eşi Alişar'lı (ismini hatırlayamadım) matbaamıza geldi. Çay ikramımızdan ve tekrar başınız sağ olsun dileğimizi sunduktan sonra memnuniyetini bildirirken ne dese beğenirsiniz?:

“Siz taziyeye geldiniz. Birkaç adet de gazetenizden getirmiştiniz. Okuyup deşarj olduk. O andaki duygumu anlatıyım: “Ölüm dirildi, geldi, karşıma oturdu sandım. Bu kadar ferahladım, memnun oldum. Allah sizden razı olsun” dedi.

Not; Bir gönül yapmanın Kâbe yapmak kadar sevap, bir gönül yıkmanın da Kâbe yıkmak kadar günah olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede, ölü sahiplerine taziye, düğün sahiplerine de hayırlı olsun dileği sunmak kadar; sermayesi ucuz, manevi derecesi yüksek, dünyada  nafile ibadet hangileri var acaba? diye sorup araştırmak lâzım diye düşünüyorum.

Söz gönül kazanmadan açılınca aklıma geldi; Malatya Ticaret Sanayi Odası Basın Müşaviri Eğitimci - Yazar değerli dostum Mehmet Gülseren'in gazetemizde yayınlanan bir makalesinde şöyle demişti; Malatya Millet Vekili……….., bir muhtara yazdığı bayram tebrikinde;  adından önce “Sayın” demiş. Tebrik kartını alan muhtar, durmuş köprünün bsşına:  “Ben bunun yoluna ölmem mi? Bu vekile can kurban. Bana sayın dedi”…

Gönül kazanmanın yolları çok da, bu yolu bilmeyenler de az değil bence.. Örneğin kibir hastalığına yakalananlar…Kafası dik, hep havaya bakan, içindeki bu hissin etkisi ile kişileri hor görenler yok değil cemiyetimizde. Onlara bu durum ders olur ve de kendilerine gelir diye söz ettik. Sürçü lisan etmişsek affola.

     Bir Anım Daha:

Yıl 1993. Karahöyük köyü muhtarı Mustafa Ünal merak ettiği ikinci camiyi köye kazandırmayı başarmış, bir de açılış töreni tertiplemişti. Kaymakam Davut Haner de davete icabet etmiş, töreni şenlendirmişti.

Törenden sonra, sofrasının açıklığı ile de tanınan Muhtar Mustafa Ünal'ın evindeyiz. Olacak ya, kutsal sayılan o gün nafile orucum. Daha önce, ikram edilen çayı sessizce reddedip içmediğimden, başta Kaymakam Haner, iş adamı Faruk Gürbüz ve her hal başkaları da oruç olduğumu anlamışlar. Amma ve lâkin, öyle bir yerde nafile orucun bozulmasının daha uygun olacağını belli bir şahsiyetten dinlemiştim. Bunun bilinci içindeyim.  Ama, oradakilerden bunu bilen kaç kişi var, bilemem. Varsa da çok az. O anda apaçık; “Orucum” desem  riya  olacağını da düşünerek oruç değilmişim gibi yemeğe oturdum. Daha önce oruç olduğumu anlayan dostlardan; bir espri ve şaka olsun diye; “Hımmm, şimdi toruma düştün…” diye kafa sallayanlar olmuş. Ben farkında değilim. İlçeye önce dönenler başlarlar filmi çevirmeye; Şehrin bir ucundan diğer ucuna, özel ekipler dağıtılmışçasına;

“Duydun mu? “ Neyi?, hayrola?” “Gazeteci Mehmet Göçer Karahüyük köyünde oruç yemiş. Almışlar ele, düşmüşler yola. “Vay!.. Vay!..” koskoca gazeteci oruç yemiş. Bu olacak iş mi? Hani bir esprili temsil; her kuş uçar, ama bıldırcın uçunca “Vay!.. bıldırcın uçtu” olur ya. Benimki de  o misal oldu.

Halen, Ankara Vali Muavini Sayın Davut Haner'i ziyaretimde; Un Sandığı kitabımı okuyup mahiyet ve içeriğini bildiği için, bir anı vermek ister misin dedim. Bu olay hoşuna gitmiş ve hafızasında kalmış ki, “Beni kaynak göstererek 3. cilt Un Sandığı'na yaz” dediği için kitabıma almış bulunuyorum.